Bir kuşağın tuvale düşen ışığı Beyoğlu’nda yeniden parlayacak
Kimi zaman bir İstanbul peyzajına düşen ışıkta, kimi zaman Anadolu’nun uçsuz bucaksız tarlalarında, kimi zaman da dalgın bir portrenin bakışlarında karşımıza çıkarlar… Türk resim sanatının belleğinde silinmez izler bırakan 1914 kuşağı ressamları, şimdi Beyoğlu’nda aynı çatı altında yeniden buluşuyor.
Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin yeni süreli sergisi “1914 Kuşağı: Tanıdığımız Ressamlar”, 26 Eylül Cumartesi günü kapılarını açıyor. Küratörlüğünü Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun üstlendiği sergi, Türkiye İş Bankası ve Arkas koleksiyonlarından seçilen yaklaşık 200 eseri bir araya getiriyor.
Serginin merkezinde, 20. yüzyılın başında ilk sanat eğitimlerini İstanbul’da aldıktan sonra resim öğrenimi için Paris’e gönderilen genç ressamlar bulunuyor. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla 1914’te yurda dönen bu sanatçılar, Batı’da tanıştıkları yeni yaklaşımları kendi coğrafyalarının ışığı, insanı ve gündelik hayatıyla harmanladı. Böylece yalnızca yeni resimler üretmediler; Türkiye’de sanat zevkinin gelişmesine ve görsel sanatların daha geniş çevrelerde konuşulmasına da öncülük ettiler.
Kuşağın önde gelen temsilcileri İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Namık İsmail, Sami Yetik, Ali Sami Boyar, Hüseyin Avni Lifij, Mehmed Ruhi Arel, Nazmi Ziya Güran ve Hikmet Onat, birbirinden farklı dünyalar kurmalarına karşın ortak bir değişim arzusunda buluştu.
Paris yıllarında dönemin akademik anlayışından uzaklaşarak Empresyonizm’in ışık ve renk arayışına yaklaşan ressamların her biri, bu birikimi özgün bir üsluba dönüştürdü. İstanbul ve Ankara’daki sergilere katıldılar, Anadolu’nun farklı köşelerini tuvallerine taşıdılar, sanat üzerine yazılar kaleme aldılar ve yetiştirdikleri öğrencilerle etkilerini sonraki kuşaklara aktardılar.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Ayvalık’ın yaz akşamları müzikle güzelleşiyor
Ayvalık’ın kendine özgü bir sesi vardır: Dar sokaklardan denize ulaşan rüzgâr, eski taş evlerin arasından süzülen gündelik hayat ve gün batımında kıyıya yayılan o tanıdık yaz uğultusu… Bu ay bu seslere kemanlar, viyolalar, viyolonseller ve piyanolar da katıldı.
Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi tarafından bu yıl 12’nci kez düzenlenen AIMA Müzik Festivali, 30 Ağustos tarihine kadar klasik müziğin seçkin isimleriyle yeni kuşağın dikkat çeken müzisyenlerini bir araya getiriyor. Ayvalık ve Cunda’nın tarihî ve kültürel mekânlarına yayılan program, oda müziği konserlerinden solo resitallere, cazdan Balkan ezgilerine uzanan renkli bir müzik yolculuğu sunuyor.
Festival, 28 yıldır Ayvalık’ta gerçekleştirilen enstrüman ustalık sınıflarının doğal bir devamı niteliğinde. Bu nedenle yalnızca peş peşe sıralanmış konserlerden oluşmuyor; farklı kuşakların birbirini dinlediği, deneyimlerin paylaşıldığı ve genç müzisyenlerin ustalarla yan yana gelebildiği uluslararası bir kültür buluşmasına dönüşüyor.
Önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da Sabancı Vakfı’nın ana desteğiyle gerçekleştirilen festival, klasik müziğin evrensel repertuvarını Ayvalık’ın güçlü hafızasıyla buluşturuyor. Bu etkinliği yıllardır sürdüren, Ayvalık'ın kültür ve sanatla buluşmasına katkı sunan AIMA'ya ve Prof. Dr. Filiz Ali’ye teşekkür etmeyi de bir borç biliyorum…
Anadolu’nun yedi bölgesi Sultanahmet’teki yaz sofrasında
İstanbul’un en etkileyici tarihî manzaralarından birinin yanı başında, eski taş duvarların çevrelediği sakin bir bahçe… Şehrin hareketi kapının dışında kalırken Avlu Restaurant’da Anadolu’nun yedi bölgesinden gelen ürünlerle kurulmuş bambaşka bir yaz sofrası karşılıyor misafirleri.
Four Seasons Hotel Sultanahmet Executive Chef’i Özgür Üstün liderliğinde hazırlanan yaz menüsü, Türk mutfağını birkaç bilindik yemekten ibaret gören anlayışın dışına çıkıyor. Menüde Anadolu’nun farklı bölgelerinden tarifler, yerel malzemeler ve küçük üreticilerin emeği çağdaş mutfak teknikleriyle bir araya geliyor.
Ortaya yalnızca yeni tabaklardan oluşan mevsimsel bir seçki değil; üretildiği toprağı, ürünü yetiştiren insanı ve mutfağın sorumluluğunu önemseyen bütünlüklü bir gastronomi hikâyesi çıkıyor.
Avlu’nun mutfak yaklaşımının merkezinde oldukça yalın bir düşünce bulunuyor: İyi yemek, ancak iyi ürünle hazırlanabilir.
Bu nedenle menü oluşturulurken mümkün olduğu ölçüde küçük üreticilere, kadın kooperatiflerine ve coğrafi işaretli ürünlere yöneliniyor. Büyük bir otel mutfağının tüm ihtiyacını yalnızca küçük üreticilerden karşılamanın tedarik zorlukları açısından gerçekçi olmadığını söyleyen Özgür Üstün, buna rağmen belirli yemeklerde doğru malzemenin kaynağına ulaşmak için özel bir çaba gösterdiklerini anlatıyor.
Amaçları, İstanbul’un sofra hafızasını yeniden canlandırmak
Bazı sofralar yalnızca yemek yemek için kurulmaz. Tabaklar geldikçe eski hikâyeler açılır, bir sandalye yıllar öncesinden tanıdık çıkar, duvardaki bir resim başka bir lokantayı hatırlatır. Gece ilerledikçe yemek ve sohbet birbirine karışır; sofranın kendisi İstanbul’a dönüşür.
Lokanta Lobi’de Işıl Cinmen’in ev sahipliğinde düzenlenen “Bir İstanbul Sofrası” gecesinde de tam olarak böyle oldu. Farklı kesimlerden konukları buluşturan davetin merkezinde yalnızca mevsimlik yeni yemekler değil, çok daha geniş bir mesele vardı: İstanbul mutfağı gerçekte nedir ve bugünün şehrinde nasıl yaşatılabilir?
Lokanta Lobi kurucuları için İstanbul mutfağı, sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir tarifler listesi değil. Yüzyıllar boyunca bu şehirde yaşamış ve bugün de yaşamaya devam eden toplulukların oluşturduğu büyük bir ortak hafıza…
Rum, Ermeni, Yahudi ve Sefarad, Levanten, Osmanlı, Balkan ve Anadolu mutfaklarının yanı sıra İtalyan ve Fransız etkileri de bu sofranın farklı damarlarını oluşturuyor. Şehrin limanları, pazarları, evleri, meyhaneleri, esnaf lokantaları ve gündelik yeme içme alışkanlıkları, İstanbul mutfağını sürekli değişen canlı bir kültüre dönüştürüyor.
Lokanta Lobi’nin kurucularından Ayşe Zeynep Aydoğan, bu yaklaşımı şu sözlerle anlatıyor:
“İstanbul tek bir tarif değil. Bu şehirde yan yana yaşamış insanların evlerinden, pazarlarından ve lokantalarından gelen çok büyük bir hafıza var. Biz o hafızayı vitrinde tutmak değil, bugünün sofrasında yaşatmak istiyoruz.”