Gül kokusunun peşinde, gül resimlerinin önünde…
Gül, belki de kültürümüzün en çok dolaşan misafiridir. Bir gün bir şiirde karşınıza çıkar, ertesi gün bir şarkıda... Sonra bir romanın sayfalarında, ardından bir ressamın tuvalinde... Aynı çiçek, binlerce farklı goncasıyla her sanat dalında yeniden açar.
Bazı kokular unutulur, bazıları ise kuşaklar boyunca insanın içinde yaşamaya devam eder; gül onlardan biridir. Çocukluğumuzun şarkılarında, eski bir Türk sanat müziği eserinin unutulmaz dizelerinde karşımıza çıkar. Bazen yalnızca annemizin mırıldandığı unutulmuş bir ninni, bazen bir aşkın ilk heyecanı, bazen de siyah beyaz bir filmin en unutulmaz sahnesidir.
Divan şiirinin en zarif benzetmelerinde Fuzûlî'nin bülbülüyle konuşur; Yunus Emre'nin dilinde yaratılmış güzelliğin simgesine dönüşür. Yahya Kemal'in İstanbul sabahlarına siner, Tanpınar'ın akan zamanına karışır.
Romanların arasında kurutulmuş bir yaprak gibi sessizce saklanır bazen. Bir mektubun içinde unutulmuştur belki... Ya da bir kitabın sayfaları arasında yıllarca beklemiştir. Biz fark etmesek de hafızamızın bir köşesinde hep tazedir.
Belki de bu yüzden Türkiye İş Bankası'nın Anadolu Sergileri kapsamında hazırlanan "Gül Mevsimi" seçkisini görmek üzere Eğirdir'e giderken aklımda yalnızca bir sergi yoktu. Gülün peşine düşülmüş zamansız bir kültür yolculuğu vardı.
Türkiye İş Bankası'nın yıllardır büyük bir titizlikle oluşturduğu sanat koleksiyonu bugün yalnızca müzelerin duvarlarında yaşamıyor. İş Sanat Anadolu Sergileri sayesinde Anadolu'nun şehir şehir dolaşan bir kültür yolculuğuna dönüşüyor.
Temmuz 2025'te Denizli'nin Çal ilçesinde başlayan bu yolculuk; Milas, Gelibolu, Antakya, Midyat, Edremit, İznik, Lüleburgaz, Amasra ve daha birçok kentten sonra bu kez Isparta'nın gül kokulu ilçesi Eğirdir'e ulaştı.
Bu fikir başlı başına çok kıymetli. Çünkü sanatı insanların ayağına götürüyor. Anadolu'nun herhangi bir kentinde yaşayan bir çocuk, bir öğretmen, bir çiftçi ya da emekli; İstanbul'a gitmeden, büyük bir müzeye girmeden Cumhuriyet Dönemi’nin önemli ressamlarıyla aynı salonda buluşabiliyor.
Sanatın gerçek anlamda demokratikleşmesi biraz da böyle bir şey.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Gölün aynasında bir zaman rüyası: Eğirdir
Bazı yerler vardır; onlara ayırdığınız zaman ne kadar kısa olursa olsun, sizden uzun süre ayrılmazlar. Eğirdir benim için onlardan biri oldu. Gidiş nedenim Türkiye İş Bankası'nın Anadolu Sergileri kapsamında düzenlediği "Gül Mevsimi" sergisiydi. Program yoğundu; uzun uzun sokaklarında dolaşmaya, göl kıyısında saatler geçirmeye fırsatım olmadı. Ama bazen bir şehri anlamak için günler gerekmez. Birkaç yapı, birkaç hikâye ve gölden esen bir rüzgâr bile onun ruhunu hissettirmeye yeter.
İlk karşılaşmamız da böyle oldu.
Sabahın erken saatlerinde Eğirdir Gölü'nün üzerinden sert bir rüzgâr esiyordu. Yaz ortasında olduğumuzu unutturacak kadar serindi. Göl, ışığın değişmesine göre bir laciverte, bir turkuaza, bir gümüşe dönüyor; Sivri Dağı'nın heybeti ise bütün bu manzarayı sessizce izliyordu.
Eğirdir'in hikâyesi Hititlere kadar uzanıyor. Lidyalıların Kral Yolu üzerinde önemli bir durak olmuş, Roma ve Bizans dönemlerinde stratejik bir kale kent olarak yaşamını sürdürmüş. Ama bugün sokaklarında dolaşırken hissedilen o zarif Anadolu kimliğini asıl Selçuklular ve ardından Hamitoğulları şekillendirmiş.
Bunu anlamak için uzun araştırmalar yapmaya gerek yok. Şehrin taşlarına bakmanız yeterli. İlk dikkatimi çeken yapılardan biri göl kıyısındaki Eğirdir Kalesi oldu. Yarımadanın ucunda, yüzyıllardır gölü seyreden yaşlı bir bilge gibi duruyor. Bizans'tan Selçukluya kadar pek çok dönemin izlerini taşıyan bu kale, yalnızca bir savunma yapısı değil; aynı zamanda bu kentin hafızası.
Mutfağın görünmeyen devrimi…
Gazeteciliğe başladığım yıllarda restoran mutfakları neredeyse gizemli yerlerdi. Kapıları misafirlere kolay kolay açılmazdı. Şefler mutfaklarını göstermekten çok tabaklarını konuşturmayı tercih ederdi. Biz de doğal olarak masaya gelen tabağa odaklanır; kullanılan ürünü, pişirme tekniğini, sunumu ve lezzeti konuşurduk.
Aradan neredeyse yarım yüzyıl geçti.
Bu süre içinde dünyanın dört bir yanında yüzlerce restoran gezdim. Michelin yıldızlı mutfaklardan küçük aile işletmelerine, sokak lezzetlerinden uluslararası gastronomi zirvelerine kadar sayısız mutfağın kapısından içeri girdim. Bugün geriye dönüp baktığımda en büyük değişimin tabaklarda değil, mutfakların kendisinde yaşandığını görüyorum.
Eskiden mutfak yalnızca yemek pişirilen bir yerdi.
Bugün ise araştırmanın yapıldığı, ürünün geliştirildiği, sürdürülebilirliğin planlandığı, hijyenin milim milim hesaplandığı ve teknolojinin üretimin ayrılmaz bir parçası hâline geldiği yaşayan bir ekosistem.
Geçtiğimiz günlerde Maksut Aşkar'ın NeoLokal'inde düzenlenen "Chefs' Kitchens with Dyson" buluşması bana tam da bunu düşündürdü.
Çünkü orada konuşulan yalnızca yeni ürünler değildi. Asıl konuşulan, geleceğin mutfağıydı.
Hafızadan beslenen bir sofra
İstanbul'da son yıllarda açılan restoranların önemli bir bölümü iyi yemek vaat ediyor. Kimileri teknik becerileriyle öne çıkıyor, kimileri gösterişli sunumlarıyla dikkat çekmeye çalışıyor. Ama bazı mekânlar var ki daha kapısından içeri girdiğiniz anda size başka bir şey söylemek istiyor.
Anta onlardan biri.
Burada daha ilk andan itibaren tabağın değil, sofranın önemsendiğini hissediyorsunuz. Çünkü bu restoranın merkezinde yalnızca yemek değil; ürün, mevsim, üretici ve paylaşma kültürü var. Şef Muhsin Ertürk'ün yıllar içinde oluşturduğu mutfak anlayışı da tam bu düşünce üzerine kurulmuş.
Tokat’ın bereketli topraklarından
Muhsin Ertürk'ün hikâyesi Tokat'ın bereketli topraklarında başlıyor. Çocukluğu boyunca toprağın ritmini, mevsimlerin döngüsünü ve üretimin sabrını yaşayarak öğrenmiş. Profesyonel mutfaklarda edindiği disiplin ise bu doğal hafızaya teknik bir derinlik kazandırmış. Bugün tabaklarında gördüğümüz yaklaşımın temelinde işte bu iki dünya buluşuyor: toprağın bilgisi ve mutfağın disiplini.
Tokat Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi'yle başlayan profesyonel yolculuğu, büyük otellerde ve farklı mutfaklarda geçen yıllarla olgunlaşmış. Kariyerinin önemli dönüm noktalarından biri olan Lokanta Göktürk'te geliştirdiği mutfak dili ise bugün Anta'nın temelini oluşturuyor. Ertürk, yıllar içinde "Nasıl daha iyi yemek yaparım?" sorusundan çok, "Bu yemek insanda nasıl bir duygu bırakıyor?" sorusunun peşine düşmüş. Belki de Anta'nın diğer restoranlardan ayrıldığı nokta tam burada başlıyor.