Hititlerin ateşi Çorum’da yeniden yanıyor
Dünya gastronomi literatürünü yakından takip eden, mutfak kültürünün yalnızca bir tüketim alışkanlığı değil toplumların ortak hafızasının önemli bir parçası olduğuna inanan bir gazeteci ve yazar olarak geçtiğimiz hafta en anlamlı seyahatlerimden birini gerçekleştirdim. Anadolu’nun kalbinde, Hititlerin başkentinde düzenlenen Açık Ateş Etkinlikleri için Çorum’daydım.
Ve en güzeli, şehirden ayrılıp İstanbul’a doğru yola koyulduğumda valizimde yalnızca tattığım lezzetlerin hatırası yoktu. Bu toprakların geleceğine, gençliğin enerjisine, üretimin gücüne ve Anadolu’nun kültürel zenginliğine dair taze umutlar da taşıyordum.
Üç gün boyunca Bedesten Meydanı’ndan Çorumlu Obası’na kadar uzanan geniş bir coğrafyada dolaşırken, gastronominin aslında bir yemek meselesinden çok daha fazlası olduğunu bir kez daha gördüm.
Bu etkinlikte yalnızca yemekler pişirilmedi. Hititlerden günümüze taşınan kültürel miras konuşuldu. Yerel ürünlerin geleceği tartışıldı. Üreticinin emeği anlatıldı. Gençlerin bu mirası nasıl devralacağı üzerine fikirler paylaşıldı. Ve bütün bunlar açık ateşin etrafında gerçekleşti.
İlk saatlerine yetişemediğim etkinlik, Çorum’un simgelerinden Saat Kulesi’nden Bedesten’e uzanan kortej yürüyüşüyle başlamıştı. Tarihi Bedesten’de yakılan sembolik ateş, yalnızca organizasyonun açılışını değil, Çorum’un UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı Gastronomi Şehri olma hedefinin de sembolüydü.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Ateşin başında geleceği izlemek: Çorumlu Obası’nda bir gün
Çorum’daki Açık Ateş Etkinlikleri sona erdiğinde aklımda yalnızca konuşmalar, tattığım yemekler ya da ziyaret ettiğim mekânlar kalmadı. En çok, Çorumlu Obası’nda karşılaştığım insanlar kaldı hafızamda... Açık ateşin etrafında toplanan öğrenciler... Ocak başında çalışan, Türkiye’nin ve dünyanın farklı köşelerinden gelen ustalar... Üreticiler... Şefler... Ve bütün bu hareketliliğe önce sessizce sonra rüzgârı ve yağmuruyla eşlik eden enfes doğa...
Ama Çorum'u anlamak için önce ateşin başına değil, tarihin derinliklerine bakmak gerekiyordu. Bu nedenle etkinliğin ikinci gün, yöresel kahvaltının ardından rotamızı Çorum Müzesi'ne çevirdik.
Bazı müzeler yalnızca eserlerin sergilendiği mekânlardır. Bazıları ise ziyaretçilerine bir şehrin ruhunu anlatır. Çorum Müzesi de ikinci gruba giriyor.
Hititlerden Friglere, Roma’dan Selçuklu ve Osmanlı dönemine kadar uzanan geniş koleksiyon, bu toprakların neden binlerce yıldır bir kültür ve medeniyet merkezi olduğunu gözler önüne seriyor. Bu son müze gezimde de vitrinlerdeki eserleri incelerken, biraz sonra Çorumlu Obası’nda tanıklık edeceğimiz gastronomi hikâyesinin aslında ne kadar derin köklere dayandığını bir kez daha düşündüm...
Müzeden çıkıp Çorumlu Obası’na doğru yola koyulduğumuzda artık yalnızca bir gastronomi etkinliğine değil, binlerce yıllık bir kültürel sürekliliğin izlerine doğru ilerlediğimizi hissediyordum.
Dört şefin aynı masada anlattığı gastronomi hikâyesi
Bodrum’un yaz takviminde gastronomi artık yalnızca iyi yemek yemekle sınırlı değil. Şeflerin, üreticilerin, ürünlerin ve hikâyelerin bir araya geldiği özel deneyimler, bölgenin gastronomi kimliğini güçlendiren önemli buluşmalara dönüşüyor.
Bu buluşmalardan biri de Gault&Millau Türkiye’nin Signature Dining Experience etkinliği yeni sezon ilk organizasyonu oldu. Ruins Luxury Resort’ün ev sahipliğinde gerçekleştirilen etkinlik, yalnızca bir akşam yemeğinden ibaret değildi. İki gün boyunca süren program, Ege’nin ürün zenginliğini, Bodrum’un yaşam kültürünü ve uluslararası gastronominin güncel yaklaşımlarını aynı çatı altında buluşturdu.
Gecenin açılışında konuşan Gökmen Sözen, gastronomiyi yalnızca tabaktan ibaret görmediklerini vurguladı ve şöyle dedi:
“Gastronominin en güçlü yönlerinden biri, sınırları ortadan kaldırarak insanlar arasında bağ kurabilmesidir.”
Kahramanmaraş’ın UNESCO’ya uzanan edebiyat yolculuğu
Kahramanmaraş’a yaptığım ziyaretlerden birinde yolum, yazarların ve şairlerin eserlerinin sergilendiği Yedi Güzel Adam Edebiyat Müzesi'ne düşmüştü. Müzenin salonlarını gezerken yalnızca kitapları ve belgeleri değil, bir şehrin edebiyatla kurduğu derin ilişkiyi de görüyordum. Kahramanmaraş'ın yetiştirdiği şair ve yazarların hayat hikâyeleri; dijital kiosklar, projeksiyon gösterileri, ses kayıtları ve film görüntüleri eşliğinde ziyaretçilere aktarılıyordu. Eski Amerikan Koleji olarak bilinen müze binası 1882 yılında yapılmış, aradan geçen yıllara rağmen özgün mimarisini büyük ölçüde koruyarak günümüze ulaşmıştı. Müze ile bütünlük sağlayan sergi salonları, kafeterya bölümü, 90 kişilik konferans salonu ve zengin kütüphanesi, yapıyı yalnızca bir müze olmaktan çıkarıp yaşayan bir kültür merkezine dönüştürüyordu.
Bugün Kahramanmaraş'ın UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı'nda "Edebiyat Şehri" olarak yer almasında bu tür kurumların da önemli katkısı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu başarıyı yalnızca bir başvuru dosyasının kabul edilmesi olarak görmek eksik olur. Kahramanmaraş'ın edebiyatla kurduğu ilişki bugünün değil, yüzyılların meselesi. Ve bugün şehirde hayata geçirilen kültürel yayınlar, araştırmalar, söyleşiler, sempozyumlar ve genç kuşakları edebiyatla buluşturmayı amaçlayan projeler de bu sürecin önemli parçaları arasında. Yakınlarda bir UNESCO unvanıyla taçlanan süreç, aslında Anadolu'nun bu kadim kentinde nesilden nesile aktarılan söz kültürünün, şiirin ve düşüncenin doğal bir sonucu.