Son 15-20 gündür “savaş çıkıyor”, “Türkiye sahaya giriyor” gibi analizlerle (!) piyasa yönlendirmeye çalışanların da tezleri boşa düşmüş görünüyor.
Uzunca bir süredir Suriye’de devam eden “bilek güreşi”nde bir aşama daha geride kaldı.
Şam yönetimine entegre olması “şiddetle” tavsiye edilen SDG, Halep’ten çekilmek zorunda kaldı. SDG için sınır “şimdilik” Fırat Nehri’nin doğusu. Orada hangi şartlarla, ne kadar ve hangi sınırlar içinde varlığını koruyacağı ise yeni tartışma/mücadele konusu.
Son 15-20 gündür “savaş çıkıyor”, “Türkiye sahaya giriyor” gibi analizlerle(!) piyasa yönlendirmeye çalışanların da tezleri boşa düşmüş görünüyor.
Nitekim, bölgedeki gelişmeleri içerden izleyen Kürt kaynakları, şöyle saptamalar yapıyor:
“… ABD ve İsrail, 10 Mart anlaşmasından bu yana SDG ve KCK kadrolarına tamamıyla Fırat’ın doğusuna geçmelerini söylüyor ama bazı kadrolar itiraz ediyordu.”
“…Yıl sonunda yapılan son toplantıdan da sonuç çıkmadı. Çünkü bazı kadrolar Kobani ve Antakya arasında kalan Kürt topraklarında ısrar ediyordu.”
“… Batı da görevlendirip akredite ettiği iki ismi (Mazlum ve Colani) kenara çekip çeteleri Kürtlerin üstüne saldı. “
“… Şayet SDG Halep’e geçseydi bize topyekün bir yenilgi yaşatırlardı. Bu konuda ABD, İsrail ve Türkiye aynı fikirde. Oradaki asayiş direnmeyi seçti, karara uymadı ve bedelini ağır ödedi.”
“… Özetle Kürtler kendi hakları olan Suriye’nin kuzeyindeki topraklarını istedi ama uluslararası düzen engel oldu.”
Dediğim gibi bunlar SDG/PKK/YPG kanadının kendi değerlendirmeleri.
Bununla birlikte Türkiye için bölgedeki mücadele bitmedi. Bir; yukarıda değindiğim gibi Fırat’ın doğusunda ne kadar, nasıl bir yönetim tarzı oluşturulacak; SDG Şam yönetimine ne kadar ve nasıl entegre olacak? İki; İsrail’in Dürzi bölgesinde yaptığı gibi Nusayri bölgesinde de cihatçıları gerekçe gösterip Hatay’a kadar ilerleme planının akamete uğratılması için neler yapılacak gibi sorular bütün sıcaklığınile ortada duruyor.
Öte yandan Türkiye’nin İsrail ile karşı karşıya olduğu tek coğrafya Suriye değil.
Misal, Milli Savunma Üniversitesi ve İran Araştırmaları Merkezi’nden Oral Toğa sosyal medya hesabından uzun bir paylaşım yaptı. Kısa bir bölümünü aktarıyorum.
“… Bizim buradan Türkler, Kürtler ve Beluçlar konuşulsa da İsrail uzun zamandır Lorları da kurcalamakta.
- Lorlar ve Bahtiyariler hakkında genellikle yüzeyde kalan bilgilerin ötesinde, İsrail (Yahudilik) ve Almanya ile olan ilginç tarihsel ve spekülatif bağlardan bahsedilir.
- Bunun da ötesinde Loristan vilayetinin önemli şehirlerinden biri olan Borucerd, tarihsel olarak "Persin Kudüs’ü" (Jerusalem of Persia) olarak anılan yerlerden biriydi.
- Buradaki Yahudi cemaati, İbranice ile yerel Luri lehçesinin karışımı olan özel bir "Judeo-Persian" (Yahudi Farsçası) lehçesi konuşurdu.
- Saddam rejimi, Feyli Lorlarını "Kökeni İranlı" diyerek sınır dışı ederken, aynı zamanda onları "Yahudi kökenli olmakla" suçlamıştır.
- Lor göçebeleri ile yerleşik Yahudi tüccarlar arasında çok güçlü bir ekonomik simbiyoz vardı. Aşiretler yün ve yağ getirir, Yahudi tüccarlar kumaş ve baharat sağlardı.
- İlişkilerin seviyesi yüzünden İsrail'in ikinci Cumhurbaşkanı İshak Ben-Zvi, Lorların İsrailoğullarının kayıp "Dan Kabilesi"nden geldiğini iddia etmiştir. Bu teolojik tez nedeniyle İsrail, Lorları tarihsel olarak potansiyel bir doğal müttefik olarak izlemektedir. Çok da yatırım yaparlar bu konuya.”
Yani İran’daki gelişmeler bir kez daha Türkiye ile İsrail arasındaki tansiyonun artmasını sağlayacak potansiyele sahip.
Sınırlarımızda yaşanan bu gelişmelerin bir de içerde etkileyeceği can alıcı bir konu var: “Terörsüz Türkiye” meselesi... TBMM inisiyatifinde yürütülen çalışmaların, hem iktidar hem muhalefet açısından günlük siyasi hesapların dışına çıkarılması gerekiyor.