Büyük kırılmaların yaşandığı bugünlerde, büyük gücün dışta değil, içeride yaratılabileceğini bilen herkes muhalifini ve rakibini “düşmanlaştırma” söyleminden uzak durur.
Yaklaşık beş yıl önce, 2020’nin Ekim ayının ilk günü, “muhalif, rakip ve düşman” başlıklı yazıyı okuyucuyla paylaşmıştım. “Muhalif ve rakip” kavramlarının Arapça, “düşman” kavramının da Farsça kökenli olduğu notunu düşmüştüm.
Ülkemizde değişik çevrelerin “kavram sorumluluğu” düzeyinin yükselmemesi zihnimi ciddi biçimde rahatsız ediyor. Muhalif, rakip ve düşman kavramları üzerinde düşündüklerimi bir kez daha paylaşacağım.
Zenginlik katar
İnat olsun diye değil, bilgiye dayalı fikirlerimiz, düşünce ve davranışımıza “ muhalif olanlar” gerçek zenginliğimizdir. Mevlana’nın, “Gerçek dostu olanların aynalara ihtiyacı yoktur” sözü de, bilgiye dayalı gerekçelerle düşünce ve davranışlarımıza karşı çıkanların, gelişmemize ve olgunlaşmamıza yaptığı katkıyı anlatmak için söylenmiştir.
Topluluk ve toplumlar ölçeğinde muhalifler genellikle “küçük azınlıklardan” oluşur.
Muhalifler başlangıçta azınlıktır; ama zaman içinde ileri sürdükleri düşünceler karşılık bulursa, gücü elinde tutanları değiştirir; onların yerini alabilir.
Bir toplumun iç dinamiklerinin sağlıklı işlemesi için “muhaliflerin” varlığını korumak, gelişmelerinin önünü açmak gerek şarttır. Bu şart, “demokratik olgunluğun” da göstergesidir.
Muhaliflerin önemli yararlarından bir diğeri, dünü bugüne taşıyan tarih yazımıyla ilgilidir: “Tarihi muhalifler yazar; çünkü kendilerini güven altına alabilmek için sağlam belge ve bilgiye dayanırlar.” Muhaliflerin “tarih bilincini yükseltme” işlevi vardır: Tarihsel olguları gerçekliğe yakın aktararak, dünden ders almamızın ve daha sağlıklı gelecekler inşa etmemizin önünü açarlar. Muhalifler gücün emrinde değil, ulaştıkları gerçekliğin peşindedir. Muhalif olmak, kendi gerçekliğini açıklama ve anlatabilme cesareti demektir.
Muhalifler, kuruluş ve kurumların hafızasını oluşturur. Muhalif olanlar, düşüncelerinin toplumda karşılık bulabilmesi için geçerli olan zihni modellerin varsayımlarını sürekli sorgular; toplumsal zihnin diri kalmasını sağlarlar.
Muhalif olmak, önyargıları, yerleşik doğruları, kalıp düşünceleri, kör inançları, tabuları ve ezberleri sorgulamaktır. Her olgu gibi, toplumsal yaşamda oluşmuş değerler zaman içinde kendi ritüellerini oluşturur; kendi “ezberlerinin konforuna” sığınabilir. Dün geçerli, yararlı ve anlamlı olan değerler, bugün geçerliliğini ve yararlılığını yitirir; ekosistemin “asalak unsuruna” dönüşebilir.
Gerçek muhalif, toplumda yaygın kabul görse de gelişmede “asalak etkileri” olan “değerleri” sorgular, eleştirir; onların gelişmeyi engelleyen yönlerini açığa çıkarır.
Gerçek muhalif, kişilere değil, olgulara odaklanır. İnsanların kim olduklarıyla ilgilenmez, ne yaptıklarına bakarak değerlendirme yapar.
Muhalif olmanın risklerini artırırsanız, toplumsal gelişmede “büyük gücü yaratan iç dinamikleri” bastırarak, “sessizliğin adını istikrar” koyar; “sistem dışı oluşumların” yaygınlaşmasına katkı yapar, kendinizi de kandırmış olursunuz.
Hepimiz “toplumsal dayanıklılığın” temeli olan çeşitliliği, çok sesliliği, çok kültürlülüğü; çok disiplinli düşünmeyi özendirmeli; muhaliflikten korkarak indirgemeci mantığın, tek tip düşüncenin tuzaklarına düşmemeliyiz.
Muhalif oluşumların zaman içinde “rakiplere” dönüşmesini “korku odağı” değil, “yarışın gereği” olarak algılarsak, kendimize, yakınlarımıza, toplumumuza ve insanlığa daha çok değer katabiliriz.
“Başını kaldır yukarı bak”
Hint atasözü, “ Başını kaldır yukarı bak; en yüksekte olmadığını anlarsın!” der. Bizim kültürümüzde bu anlatım, “Gururlanma padişahım senden büyük Allah var!” şeklinde yer edinir. Bir düşüncede, yaşama ilişkin bir yarışta birbirimizi geçme gayreti, “rakip” yaratır.
Rakiplik, ilke ve kurallara dayalı yarıştır; vur vuranın, kır kıranın, destursuz bağa girmenin yeri değildir. Bu özelliği nedeniyle, kaynaklarımızı etkin ve verimli değerlendirmenin itici güçlerinden biridir.
Rakiplik, özgür ve adil bir ortamda yarıştır; kasaba kültürünün pusu kuran, arkadan vuran, bende olmayan başkasında da olmasın basit kıskançlığından beslenmeyi reddeder.
Rakiplik, aklımızı ve enerjimizi odaklamanın itici gücüdür; temel amacı başarılı olmaktır; rakibi küçümsemek, bastırmak değildir.
Rakiplik, bütün makamlardan, mevkilerden, güçlerden arındıktan sonra, sıradan bir insan olarak sokakta yürürken yarıştığımız insanlarla karşılaştığımızda, onların gözlerine gözlerimizi kırpmadan bakabilmektir.
Rakiplik, sadece kendimizle meşgul olma, kibir ve üstünlük inancına kapılma, tek tip düşünce tuzaklarına düşme gibi kendini eksiltme değil, kuralına göre yarışarak, kendini çoğaltarak önde durma becerisidir.
Rakiplik, “güzel bir bitirişle taçlanan bir kariyer” için gerek şarttır. Rakipler, kendini “vazgeçilmez sanma” aymazlığına açık kapı bırakmamaktır.
Doğada “hiyerarşi mutlaktır”. Bu doğa düzeni, “rakipliği” de her koşulda var eder; önünü açarsanız adil bir yarış; tıkarsanız “pusu kurma ve arkadan vurmaya” yönelir. Açık ortamlarda adil ve merhametli yarışı özendiren toplumlar; rakipliği bastırma yerine çoğaltarak kaynak kullanma verimini artıran toplumlardır; günümüzde de ders alınacak örnekler yeteri kadar vardır.
Bir toplumda “rakiple düşman” arasındaki farkı görmemek; toplumun enerjisini israf etme yollarından biridir.
“Düşmanını öğretmen yap”
Düşman kavramı “çirkin, murdar” anlamına gelir. Düşmanlık, ötekinin varlığını reddetmek, yok etmek için fırsat kollamak, pusu kurmak, arkadan vurmak ve yaşam hakkını tanımamaktır.
Düşmanlık, kin ve nefretten beslenir; Tagor’ un dediği gibi, kin ve nefret, “İnsan yüreğine yük, zihnine gölgedir.”
Düşmanlık, aşırı basitleştirilmiş anlatımlar üzerine inşa edilmiş değerlerin dar bakışına dayanır; derinlik ve çoklu analizden uzaktır; değer katıcı değil yok edicidir.
Düşmanlık, bizim kendimize ve başkalarına biçtiğimiz rollerin örtüşmemesinden de güç alır. Rollerimizi tanımlarken yaşamın gerçeğine ne kadar uygun olduğunu sorgulamazsak, düşmanca davranışın yanlışlığı anlaşıldığında, tamiri imkansız hatalar yaptığımızı anlarız.
Kendimize biçtiğimiz roller ile başkalarından beklentilerimizi aşırı ve noksan değerlendirmenin tuzaklarına düşürmemeliyiz. Aşırı ve noksan değerlendirme tuzağı. Uzakdoğu toplumlarının “Düşmanını öğretmen yapmasını bilmeyen birey, topluluk ve toplumlar gelişemez” genellemesine götürür bizi.
Muhalifini ve rakibini yerli yerine koymayan, hepsini “düşman” ilan eden ve “şeytanlaştıran” her anlatım, her davranış, toplum enerjisini israf eder.
Büyük kırılmaların yaşandığı bugünlerde, büyük gücün dışta değil, içeride yaratılabileceğini bilen herkes muhalifini ve rakibini “düşmanlaştırma” söyleminden uzak durur. Ayrışmanın büyük zararlar verebileceği kritik eşikte olduğumuzu unutmamalı; ilkelerden kendimize kaleler oluşturmalı, ilkesiz hırslarımızı frenlemeliyiz ki “insan” olabilelim.