Enrico Dandolo, Venedik diploması usullerini ve yöntemlerini Bizans’dan ödünç almış; daha da geliştirmişti: Adam satın alma, kandırma, ikiyüzlülük, döneklik, kalleşlik, ihanet ve casusluk konularını ince sanata dönüştürülmüştü.
İstanbul macerasına başladığım 1978 yılıydı. Sultanahmet’ deki İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi binası yandığı için sokak arasındaki kasabın üstündeki tek odalı yönetim merkezinden, sahaflarda Toktamış Ateş’le buluşmaya gidiyordum. Kapalıçarşı’nın çıkışında iki genç insanın ayaküstü söyleşilerine tanık oldum: “May Yayınları’nın Diplomasi Tarihi kitabını alacağım. Bugün Toktamış Hoca bize mutlaka okumamızı söyledi. Kendisi yayıneviyle görüşmüş, bizim fakülte öğrencilerine indirim yapılacakmış.”
Toktamış ile buluştuğumuzda takıldım: “ Bizim başımız kel mi? May Yayınları’ndan çıkan Diplomasi Tarihi kitabından bana da indirim sağlamıyorsun” Hemen sürekli uğradığı kitapçının raflarının arkasına geçti, dört ciltlik kitabı paketlemesi için çalışana verdi; sonra da koltuğumun altına sıkıştırdı, “15 gün sonra kitabın iki cildini getireceksin, nasıl okuduğunu göreceğim!” dedi.
15 gün sonra buluştuğumuzda kitabın birinci cildinin 180’inci sayfasını açmasını istedim. “Venedik diplomasisi” ara başlığını izleyen sayfalarda düştüğüm notları karıştırdı; iki cildin tek tek bütün sayfalarına göz attı; ”Kuru fasulyeyi hak ettin!” dedi. İşte o zamandan zihnimde kalan ve bugüne de ışık tuttuğunu düşündüğüm hikaye.
Sistemde ve örgütlenmede arayalım
İtalya kentlerinin yetenekli diplomatlarının anlatıldığı bölüm ilgimi çekti. Yazar, Enrico Dandolo’nun özellikle anlatılması gerektiğini söylüyordu.
Dandolo, 90 yaşına rağmen, şaşkınlık verici bir enerjiyle çalışıyordu.
Venedik diplomasi usullerini ve yöntemlerini Bizans’tan ödünç almış; daha da geliştirmişti: Adam satın alma, kandırma, ikiyüzlülük, döneklik, kalleşlik, ihanet ve casusluk konusu ince sanata dönüştürülmüştü.
Dandolo, Mısır’a savaş açılmasını önlemek istiyordu. Haçlı ordusu Venedik’te adacıklar üzerinde toplanmıştı. Ordunun beslenmesi ve Doğu Akdeniz’e ulaştırılması büyük paralar gerektiriyordu. Baronlar ek nakit para, altın ve gümüş verdikleri halde giderleri karşılanamıyordu. Durumu değerlendiren Dandolo, Halk Meclisi önünde yaptığı konuşmada, Haçlıların, anlaşmaya göre vermeleri gereken parayı tamamlayamadıklarını, bu nedenle Venedik yönetiminin o ana kadar yatırılmış parayı elinde tutma hakkı olduğunu söyledi. Titreyen bir sesle, “Biz bu parayı geri vermediğimiz takdirde bütün dünya bizi kınayacaktır. Kendi insanımız ve dünya insanları nezdinde utancın gölgesi üzerimize düşecektir. İki tarafın da bu güç durumdan kurtulması için Haçlılara şöyle bir pazarlık önerelim: Macar kralı, Dalmaçya’daki Zara kentini elimizden almıştı; Haçlı Ordusu bu kenti geri alsın. Biz de onlara paranın geri kalanını almak için zaman tanıyalım.”
Dandolo’nun önerisi kabul edildi. Bunun üzerine pazar günü büyük ayininde Saint Mark Kilisesi’nde toplanan Venedikli ve Haçlı karışımı topluluğa seslendi: İhtiyar olduğunu, güçsüz kaldığını, kesin bir dinlenme ihtiyacı olduğu halde çarmıhı sırtlayıp Haçlılarla birlikte yola çıkacağını söyledi.
Villehardouin, IV. Haçlı Seferi vakanüvisiydi. Gelişmeleri şöyle anlattı: “ Halk ve Haçlılar sınırsız bir acıma duygusuna kapıldı. Herkes ağlıyordu. Bu saygıdeğer adam dilerse sefere çıkmayabilirdi. Dandolo’nun sefere katılması kimsenin aklından geçmezdi. İyice yaşlanmıştı; çok güzel gözleri olduğu halde hiçbir şeyi göremez olmuştu!”
Giyindiği elbisesinin üzerine haç resmi diktiren ihtiyar kurt, mihrabın önünde diz çökmüş ağlıyordu. Burada bir not düşelim: Enrico Dandolo parlak bir diplomattır ama esas gücün Saint Marco Cumhuriyeti’nin geliştirdiği diplomatik sistemde ve diplomasi örgütlenmesinde olduğunu unutmayalım. Ve Enrico Dandolo’nun gözyaşlarıyla renklendirdiği “kutsal şal” insanların gözlerinden kötülükleri saklıyordu.
Suçlu aramayalım
Marks’ın “Eşsiz bir ticaret işlemi” dediği Dandolo’nun girişimi, Venedik kasalarını doldurmak için “kötülük asla çıplak gelmez, üstüne mutlaka kutsal bir şal örter!” gerçekliğinin ustalıkla yaşama aktarılmasıydı.
Dandolo bir taşla iki kuş vurmuştu: Venedik kasalarını doldurmuş, Dalmaçya’daki Zara kentini ülkesine geri almıştı. Haçlılar, Constantinopolis ve Bizans İmparatorluğu topraklarına egemen olmuş, ganimetlerin büyük bir kısmı da Venedik’in eline geçmişti. Venedik dukalıklarının ünvanlarına “Roma İmparatorluğu’nun dörtte bir ve sekizde birinin hükümdarı” ünvanı eklenmişti.
Aradan yıllar, yüzyıllar geçti; bugün dünyanın en büyük kaba gücünü elinde tutan ABD Başkanı Trump, Dandolo gibi kötülükleri saklamak için gözyaşlarıyla renklendirdiği kutsal şallar kullanma ihtiyacı hissetmiyor.
Trump, Yuval Noah Harari’nin “İsrail-Filistin çatışmasını besleyen, toprak ve kaynak eksikliği değil, aşırı basitleştirilmiş tarihsel anlatılar tarafından üretilen yanlış ahlaki kesinliklerdir” saptamasında belirtilen gerçekliğin Evangelist efsanelerinin peşine takılmasını da saklamıyor. Ölen günahsız binlerce insanı görmezden geldiğini perdelemek için uğraşmıyor. Para kazandıran petrol peşinde olduğunu, güce inandığını, gücünü sınırlamak için bir derdi olmadığını cilalı sözlerle anlatmak gibi bir derdi de yok. Kibir ve üstünlük inancının kör ettiği akıl gözü, tek gerçek olarak bildiği ve anladığı kendi gerçeğinden başkasını tanımıyor. Bu kadar açık, bu kadar net ve bu kadar cüretkar tutum karşısında filozofun şu saptamasını hepimiz derinliğine düşünmeliyiz : “Birisi beni ilk kez kandırıyorsa, yüzde 100 o suçludur. Birisi beni ikinci kez kandırıyorsa, suçun yarısı onunu yarısı benimdir. Eğer üçüncü kez kandırılıyorsam, suçun yüzde 100’ü benimdir!”
Düşmanı öğretmen yapalım
Trump ve çevresinde kümelenenler, arka plan düşüncelerini saklamıyor; kötülüklerini gizlemek için kutsal şallar örtmeye gerek duymuyor.
Biliyorum bu tutum bir keskin kılıç. Keskin kılıç kullananlar yanlış hamle yaparlarsa kendilerini yaralarlar.
Bize düşen görev ise ”Düşmanı öğretmen yapabilmektir!”
Dünyanın en yetkin entelektüellerinin, büyük bilginlerin ve bilgilerin, sorumluluk duyguları gelişmiş bütün kamu aydınlarının anlatmakta zorlanacağı gerçekliği Trump açıkça söylüyor: Haklı haksız yoktur, güçlü güçsüz vardır.
Şimdi Türkiye’den İran’a, Pakistan’dan Fas’a, Tunus’tan Körfez ülkelerine, Mısır’dan Yemen’e, Malezya’dan Endonezya’ya, mazlum milletlerin yaşadığı bütün ülkelerde insanların ve yöneticilerin düşünme zamanı: Neden mezhebi din haline getirerek, ırk üzerinden kavga çıkarıyoruz? Küçük çıkarları abartarak, temelsiz ahlaki kesinlikler yaratarak birbirimizi neden kırıyoruz? Neden aynı coğrafyaları ve kültürleri paylaştığımız halde, aramızda uzun soluklu gelişme yaratacak ittifaklar oluşturamıyoruz? Neden insanlarımızın sorgulama merakını kör eden yasakçı tutumlardan medet umuyoruz? Neden bilimsel ve teknolojik gelişmenin itici gücü olan akıl yürütme disiplinine gerektiği gibi uymuyoruz? Neden bilinmezlerle yüzleşen, eksikliklerini sorgulayarak hata kültürünü geliştiren toplumlara dönüşemiyoruz? Neden suçu başkalarına atma kolaycılığına sığınarak, kendimizi sorgulamanın geliştirici gücünden yararlanamıyoruz?
Kartların bu denli açık olduğu ortamda, kendi geleceklerini planlayamayanların başkalarını suçlama hakkı olamaz. Bir uyanışı tetiklemek için hepimiz ortaklaşa sorumluyuz.