ABD'nin; onlarca yıllık ittifaklarla, kurumlarla, haklarla ve yasalarla vedalaşması, yatırım zeminini kayganlaştırıyor. Jeopolitik risklerdeki artış, portföy getirileri üzerinde somut ve ölçülebilir maliyetler oluşturabilir. Yatırımcılar, bu konjonktürel değişimi stratejilerine entegre etmeye odaklanmış durumdalar. Uzun süredir peşinden koştukları teknoloji rüyasından uyanarak rotalarını silah, enerji ve maden sahalarına çeviriyorlar. Dijital dünyanın parıltılı vaatleri, yerini savaş ekonomisinin soğuk ve gri gerçekliğine terk ediyor.
Trump’ın geçen hafta telaffuz ettiği 1,5 trilyon dolarlık savunma bütçesi, öngörülerin 500 milyar dolar üzerine çıkarak enflasyonist endişeleri tetikliyor. Bu genişlemeci politikanın Fed’e yönelik hamlelerle birleşmesi, ekonomik taşları yerinden oynatabilir. Kurumun bağımsızlığına yapılan saldırı, piyasanın ‘‘vade primi’’ talebini tetikleyerek uzun vadeli tahvil faizlerini yukarı çekiyor. Bu durum piyasanın artık barışı ve ucuz likiditeyi değil; kalıcı, enflasyonist ve savunma odaklı bir ekonomiyi fiyatlamaya başladığının sinyalidir.
Türkiye için bu tablo, fırsat ve riski aynı anda barındıran iki ucu keskin bir bıçak gibidir. Küresel askeri harcamalardaki artışlar Türk savunma sanayii için devasa bir ihracat kapısını aralarken, tırmanan hammadde fiyatları enflasyonla mücadeleyi zorlaştırabilir. Diplomasinin yerini jeopolitik dayatmanın aldığı bu yeni düzende, Türkiye’nin askeri caydırıcılığını ekonomik esneklikle perçinlemesi artık bir tercih değil, hayatta kalma meselesidir.