Uzun süredir dünya ekonomisi için dile getirdiğimiz “Büyük Dönüşüm” ya da “Büyük Reset” sürecinin tek seferlik değil, uzun soluklu bir süreç olduğunu unutmamak gerekiyor.
Bu yılın ilk ayı, belki de önümüzdeki on yılları şekillendirecek son derece önemli gelişmelere sahne oldu. ABD’nin Venezuela’daki operasyonu, uluslararası hukukun fiilen ortadan kalktığına işaret eden kritik bir eşiğin aşılması anlamına geliyor. Venezuela operasyonunun hemen ardından İran ve Grönland gibi ülkelere yönelik verilen mesajlar ve gündemin hızla bu başlıklara kayması, jeopolitiğin ve siyasetin ekonominin çok önüne geçtiği yeni bir küresel tabloyu açık biçimde ortaya koydu.
ABD ile Çin arasındaki hegemonya mücadelesinin askeri, teknolojik ve en temelde de parasal alanlarda yoğunlaştığını görüyoruz. Venezuela hamlesi, ABD’nin askeri varlığını ve bölgesel parasal gücünü pekiştirme çabası olarak okunurken; Grönland eksenindeki gelişmeler hem askeri hem de teknolojinin ana girdisi olan nadir elementlerin kontrolüne yönelik stratejik bir hamle niteliği taşıyor.
Mark Carney’den çarpıcı konuşma
Uzun süredir dünya ekonomisi için dile getirdiğimiz “Büyük Dönüşüm” ya da “Büyük Reset” sürecinin tek seferlik değil, uzun soluklu bir süreç olduğunu unutmamak gerekiyor. Yaşanan bu gelişmelerin hemen ardından düzenlenen Davos Zirvesi, belki de planlananın çok ötesinde tarihsel bir nitelik kazandı. Kanada Başbakanı’nın yaptığı ve “kral çıplak” ifadesiyle özetlenebilecek konuşma, muhtemelen Venezuela sonrası yeniden kaleme alındı, doğaçlama gibi karşımıza çıktı. Küresel sistemin mevcut kırılganlığını açık biçimde ortaya koyduğu için geniş yankı uyandırdı. İnandıkları değerleri sorgulayan Başbakan Mark Carney’in şu sözleri ise çok çarpıcıydı: “Değerlerimizin gücüne değil gücümüzün değerine inanalım.” Bu sözlerine AB’den de destek gelmesi önümüzdeki süreçte AB ve Kanada arasında daha fazla yakınlaşma beklemenin çok yanlış olmayacağını da gösteriyor.
Kanada-AB yakınlaşması
Bir süredir yakınlaşma sinyalleri veren Avrupa Birliği ile Kanada’nın, Davos Zirvesi sonrasında siyasi ve uluslararası ilişkiler boyutunda da daha net bir yakınlaşma içine girdiğini; Avrupa liderlerinin Kanada Başbakanı’nı izleyen açıklamalarında açıkça gördük. Trump’ın Grönland’ı askeri ya da ekonomik yollarla kontrol altına alma isteğinin, Avrupa’daki sekiz ülkeye yeni vergi kararlarına kadar uzanması ise Avrupa’dan ciddi bir direnç gelmesine ve finansal piyasalarda sert tepkilerin ortaya çıkmasına yol açtı.
Bu gelişmeler Trump’ı geri adım atmak zorunda bıraktı. Geri adım; yeni vergilerden vazgeçilmesi ve askeri müdahale seçeneğinin gündemden düşürülmesi şeklinde somutlaştı. Nüfusu yalnızca 57 bin olan bir bölge için askeri müdahaleyi tartışmak zaten rasyonel bir zemin sunmuyor. Bu noktada mücadelenin ağırlıklı olarak ekonomik araçlar üzerinden yürütüleceği açıkça görülüyor.
Trump’ın Grönland’den vaz geçer mi ?
Görünen o ki Trump, Grönland kartını askeri gücünü tahkim etmek için bir kaldıraç olarak kullanmaya devam edecek ve zaman içinde ekonomik kontrolü artırmaya yönelik stratejisini sürdürecek. Avrupa’nın, ABD ile Çin arasında yaşanan askeri, teknolojik ve parasal mücadelede görece zayıf kalması; kısa vadede Trump’ın özellikle Batı Yarımküre’de, Kuzey Amerika’dan Güney Amerika’ya ve Grönland gibi yakın coğrafyalarda etkinliğini artıran politikalarını sürdürme olasılığını güçlendiriyor.
Kısa vadede ne Avrupa’nın ne Kanada’nın ne de Çin ve Rusya dışındaki birçok ülkenin küresel gidişatı radikal biçimde tersine çevirecek hamleler yapması kolay görünmüyor. Ancak gelinen noktada, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açık. Bu hegemonya mücadelesinde, arka planda kalan orta ölçekli ülkelerin —başta Avrupa ülkeleri olmak üzere G20 içindeki birçok aktörün— yeni bir direnç ve pozisyon arayışına gireceği anlaşılıyor. Bunun nasıl şekilleneceğini zaman içinde göreceğiz.
Ancak kesin olan şu ki; büyük sıfırlama sürecinin devam ettiği, değişimin hızlandığı ve küresel düzenin yeniden tanımlandığı bir dünyada yaşamaya devam edeceğiz.