Küresel ekonominin ana gündeminin savaş mı barış mı olduğu bir dünyada, diğer tüm konular doğal olarak ikinci plana itiliyor. Ancak küresel finansal sistemin en kritik kurumlarından biri olan ABD Merkez Bankası’nın (Fed) başına geçmesi beklenen Kevin Warsh’un bugün ABD Senatosu’nda yapacağı konuşma ve onay süreci, önümüzdeki dönem açısından oldukça önemli görünüyor.
Aslında merkez bankacılığı literatüründe ve piyasa terminolojisinde genellikle “şahin” olarak bilinen Kevin Warsh’un, Donald Trump’ın aday belirleme sürecinde daha “güvercin” bir ton benimsemesi ve seçilmesi sonrasında da bu yönde sinyaller vermesi açıklanması gereken önemli bir dönüşüme işaret ediyor.
Bu başlığı görenlerin, Warsh’un neden faiz indirme eğiliminde olabileceğine dair temel cevabı tahmin ettiğini düşünüyorum. Trump’ın faiz indirimi konusundaki kararlılığı ve bu doğrultuda hareket edecek bir Fed başkanı atama isteği bilinen bir gerçek. Bu çerçevede, savaşın ABD ekonomisi üzerinde sınırlı da olsa yarattığı olumsuz büyüme etkisiyle birlikte, önümüzdeki dönemde Trump’tan daha fazla faiz indirimi çağrısı duyacağımız ve Warsh’un da bu yönde hareket etme eğiliminin yüksek olduğu söylenebilir.
Warsh’un faiz indirimi yaklaşımı
Bununla birlikte Warsh’un faiz indirimi yaklaşımı yalnızca politik bir tercih değil; arkasında bazı teorik ve konjonktürel argümanlar da bulunuyor. Geçtiğimiz günlerde New York Fed’in yayınladığı çalışma bir makalesi, Warsh’un argümanlarını destekler nitelikte. Warsh uzun süredir teknolojik gelişmelerin, özellikle yapay zekâdaki ilerlemelerin, iş gücünün milli gelirden aldığı payı azalttığını savunuyor. Bu durumun ise tasarruf fazlası yaratarak faizleri aşağı yönlü baskılayacağını ifade ediyor. Nitekim söz konusu makale de geçmişte iş gücünün milli gelirden aldığı payın azaldığı ve verimlilik artışlarının yaşandığı dönemlerde toplam tasarruf eğiliminde artış gözlemlendiğini ortaya koyuyor.
Buradaki temel mekanizma oldukça net: Gelir dağılımında emeğin payının azalması, harcama eğilimi yüksek olan düşük ve orta gelirli kesimlerin tüketim gücünü sınırlarken; gelirden daha fazla pay alan sermaye sahipleri daha yüksek tasarruf eğilimi sergiliyor. Bu da finansal sistemde tasarruf fazlası oluşturarak kredi piyasalarında faizlerin aşağı yönlü hareket etmesine neden olabiliyor. Warsh’un yaklaşımı, teknolojik gelişmelerin enflasyonist baskı yaratmadığı ve tasarruf eğiliminin arttığı bir ortamda faiz indirimlerinin büyümeyi destekleyeceği varsayımına dayanıyor.
Ancak bu görüşe karşı ciddi itirazlar da bulunuyor. Karşıt argümanların temelinde, tarihin her zaman birebir tekrar etmediği ve mevcut konjonktürün farklı dinamikler içerdiği yaklaşımı yer alıyor. Bu çerçevede ilk itiraz, faiz indirimlerinin özellikle hisse senedi piyasalarında ciddi varlık balonları oluşturabileceği yönünde. Bu balonların bir noktada patlaması ise finansal istikrarsızlığa, hatta daha geniş çaplı bir krize yol açabilir. Böyle bir senaryoda büyüme ve makroekonomik dengeler ciddi şekilde zarar görebilir.
İkinci önemli itiraz ise demografik yapı üzerinden geliyor. Özellikle 1946–1964 yılları arasında doğan “baby boomer” bebek patlaması kuşağının tüketim eğiliminin yüksek olması ve tasarruf eğiliminin görece düşük kalması, toplam tasarrufların beklenildiği ölçüde artmasını engelleyebilir. Tasarrufların artmayabileceğine dair bir diğer önemli görüş ise teknoloji kaynaklı rekabetin yoğunluğu ile ilgili. Günümüzde firmalar tasarruf etmekten ziyade, rekabet avantajı sağlamak için sürekli yatırım yapmak zorunda kalıyor. Özellikle yalnızca teknoloji şirketlerinin değil, teknolojiyi kullanan tüm sektörlerin ciddi yatırım ihtiyacı içinde olduğu bir döneme giriyoruz. Bu da tasarruf artışı yerine yatırım talebinin öne çıkmasına neden olabilir.
Christopher Waller, son dönemde daha temkinli
Sonuç olarak, Kevin Warsh’un faiz indirimi yaklaşımının yalnızca siyasi tercihlere dayanmadığını, belirli teorik temellere de oturduğunu söylemek mümkün. Ancak mevcut ekonomik ve finansal koşulların bu yaklaşımı tam anlamıyla desteklemediği kanaatindeyiz.
Nitekim Fed Yönetim Kurulu üyelerinden Christopher Waller’ın son dönemde daha temkinli, “bekle-gör” yaklaşımına yönelmesi ve ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın benzer şekilde ihtiyatlı mesajlar vermesi de bu durumu destekliyor.
Özetle, ne Fed içinde ne de ABD ekonomi yönetiminin diğer unsurlarında, Warsh’un agresif faiz indirimi politikasını güçlü şekilde destekleyen bir tablo henüz oluşmuş değil. Erken ve güçlü faiz indiriminin önce servet etkisi ile enflasyonu patlatmasından, sonra finansal istikrarı bozmasına, beklendiği gibi bir tasarruf artışı değil, tüketim artışı olma olasılığına kadar birçok sonucu getirebileceği ve yanlış olduğu görüşlerine katılıyoruz. Elbette bu değerlendirmelerin, savaşın uzamadığı ve barış ihtimalinin konuşulduğu bir senaryo altında geçerli olduğunu da özellikle belirtmek gerekiyor.