Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo yalnızca kısa vadeli bir ekonomik dalgalanma olarak değerlendirilmemeli. Aksine, bu süreç küresel ekonominin ne kadar hassas dengeler üzerinde ilerlediğini ve jeopolitik risklerin ekonomik sistem üzerinde ne denli belirleyici olabildiğini bir kez daha ortaya koyuyor.
Ekvator çevresinden ölçüldüğünde dünyanın çevresi yaklaşık 40.000 kilometre. Buna karşılık bugün küresel ekonomiyi adeta kilitleyen Hürmüz Boğazı’nın genişliği yalnızca yaklaşık 40 kilometre. 115 trilyon dolarlık dünya ekonomisinin bu denli dar bir geçide bağımlı olması küresel kırılganlığın en çarpıcı göstergelerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Dünya enerji arzının yaklaşık yüzde 20’sinin ve tarımsal üretimin en kritik girdilerinden biri olan gübrenin yüzde 25-30’unun geçtiği bu boğaz, yalnızca bölgesel değil, doğrudan küresel ölçekte bir risk unsuru haline gelmiş durumda. Savaşın başlamasıyla birlikte petrol fiyatlarının bir ay içinde neredeyse iki katına yaklaşması ve finansal piyasalarda gözlenen sert dalgalanmalar, bu riskin ekonomik yansımalarını açık biçimde ortaya koyuyor.
Yaklaşık 40 gündür devam eden bu savaşın ne yöne evrileceği hâlâ büyük bir belirsizlik içeriyor. Yazının yayımlandığı gün itibarıyla dünya ekonomisi ya daha kaotik bir sürecin içine girmiş olacak ya da görece bir rahatlama yaşayacak. Ancak 8,5 milyara yakın insanın yaşamını doğrudan ya da dolaylı etkileyen böylesine bir riskin varlığı bile başlı başına ciddi bir endişe kaynağıdır.
İstatistiklerin ötesinde bir insanlık tablosu
Günlük haber akışı içerisinde çoğunlukla kaç füze atıldığı, hangi tesislerin vurulduğu, hangi sistemlerin devre dışı bırakıldığı gibi askeri detaylara odaklanıyoruz. Oysa bu sürecin insani boyutu çoğu zaman geri planda kalıyor. Mevcut veriler yalnızca bir ayda yaklaşık 4.000 kişinin hayatını kaybettiğini, 35 ila 40 bin kişinin ise yaralandığını gösteriyor. Bu rakamlar, aileleriyle birlikte yüz binlerce insanın doğrudan etkilendiği büyük bir insani trajediye işaret ediyor. En ağır kayıpların İran ve Lübnan’da yoğunlaştığı görülürken, bölgedeki birçok ülke farklı düzeylerde bu çatışmanın etkisini hissediyor.
Hürmüz’den 129 gemi geçiyordu, 6’ya düştü.
Savaşın ekonomik etkilerine ilişkin ilk somut göstergeler ise Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş verilerinde kendini gösteriyor. Savaş öncesinde günde ortalama 129 geminin transit geçtiği bu dar su yolu, çatışmaların başlamasından sonra günde ortalama 6 gemiye kadar gerilemiş durumda. Bu sınırlı geçişlerin de büyük ölçüde özel izinlerle gerçekleştirildiği ifade ediliyor. Bu durum, küresel enerji ve ticaret akışının ne kadar kırılgan bir zeminde ilerlediğini açıkça ortaya koyuyor.
Petrol fiyatlarındaki yükseliş ise bu sürecin en belirgin ekonomik yansıması olarak öne çıkıyor. Savaş öncesinde 60 dolar civarında seyreden petrol fiyatları, bugün 100-110 dolar bandının üzerine çıkmış durumda. Rus petrolü, ABD’nin Teksas petrolü ve Orta Doğu (Dubai) kaynaklı petrol türlerinin tamamında benzer artışlar gözleniyor. Bu tür hızlı fiyat artışlarının enflasyon üzerindeki etkisi ise tarihsel olarak oldukça net. Pandemi sonrası ve Rusya-Ukrayna savaşı sürecinde petrol fiyatlarının 50–60 dolardan 110 dolara yükselmesi, gelişmekte olan ülkelerde enflasyonun yüzde 5’lerden yüzde 15’lere, gelişmiş ülkelerde yüzde 2-3 bandından yüzde 8-9’lara gitmesine yol açmıştı. Veriler çok yakın bir döneme işaret ediyor. İş uzarsa enflasyonun nerelere gidebileceğini net bir şekilde söylüyor.
Küresel ticarette sert yavaşlama
Küresel ticaret tarafında da önemli bir yavaşlama riski söz konusu. 2022 -2025 arası sürekli yükseliş eğiliminde olan dünya ticareti, 2025 yılında ticaret savaşlarına rağmen yüzde 4,7 büyümüştü. UNCTAD raporuna göre yaşanan gelişmelerle dünya ticaret büyümesi yüzde 1,5 ile 2,3 aralığına gerileyecek. Ticaretteki bu ivme kaybı, doğal olarak küresel büyüme üzerinde de aşağı yönlü baskı yaratıyor. Dünya genelinde yüzde 2,9’dan yüzde 2,6’ya, gelişmekte olan ülkelerde yüzde 4,7’den yüzde 4,1’e, gelişmiş ekonomilerde ise yüzde 1,7’den yüzde 1,3’e gerilemesi öngörülüyor.
Gelişmekte olan ülkelerin paralarında değer kaybı
Bu süreçte döviz piyasalarında da dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. Gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinde değer kayıpları gözlenirken, küresel faiz oranları da yükseliş eğilimine girmiş durumda. Afrika ülkelerinin paralarında değer kaybı son 1 ayda %2,9, Asya ülkelerinde yüzde 2,3 oldu. Hindistan’da bu oran yüzde 5 seviyelerine ulaştı. İçeride ciddi rezerv kayıpları ile tuttuğumuz döviz kurları, rakiplerimiz değer kaybı yaşarken rekabet gücümüzü daha da olumsuz etkileme riski barındırıyor. Artan enflasyon beklentileri ve risk algısı, borçlanma maliyetlerini yukarı çekiyor. Özellikle dış borç yükü yüksek olan ülkeler açısından bu durum ciddi bir kırılganlık yaratıyor. Nitekim Birleşmiş Milletler verilerine göre 46 ülkede yaşayan yaklaşık 3,4 milyar insan için borç servis ödemeleri, sağlık ve eğitim harcamalarını aşmış durumda. Küresel faizlerdeki artış ve büyümedeki yavaşlama, bu ülkelerdeki sosyoekonomik baskıyı daha da artırma potansiyeline sahip.
Sonuç olarak, bugün karşı karşıya olduğumuz tablo yalnızca kısa vadeli bir ekonomik dalgalanma olarak değerlendirilmemeli. Aksine, bu süreç küresel ekonominin ne kadar hassas dengeler üzerinde ilerlediğini ve jeopolitik risklerin ekonomik sistem üzerinde ne denli belirleyici olabildiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Henüz kara savaşına dönüşmemiş, ağırlıklı olarak hava operasyonlarıyla sınırlı kalan bir çatışmada bile bu denli ağır insani ve ekonomik sonuçların ortaya çıkması, riskin boyutunu açıkça gösteriyor.
Dünya, savaş öncesinden farklı olacak
Savaşın bugün sona ermesi halinde dahi, ortaya çıkan ekonomik hasarın ve değişen beklentilerin kısa sürede eski seviyelerine dönmesi oldukça zor görünüyor. 11 Eylül saldırılarından 2008 küresel finans krizine ve pandemi dönemine kadar uzanan süreçte olduğu gibi, içinde bulunduğumuz dönem de büyük olasılıkla tarihsel bir kırılma noktası olarak anılacaktır. Sonuçları sadece ekonomik değil, jeopolitik, politik alanlarda da hissedilecek çok ciddi bir sürecin içerisinden geçiyoruz.
