Dünyada da Türkiye’de en önemli gündem savaş. İran’da yaşananların nereye evrileceği ise cevabı aranan en büyük soru olarak karşımızda duruyor. Bu sorunun içinde özellikle Hürmüz Boğazı’nın ne kadar süre kapalı kalacağı kritik bir başlık. Savaşlar ekonomi açısından arz yönlü bir şok anlamına gelir. Tedarik zincirini ve üretimi baskılarken enflasyonu yukarı çeker. Yani stagflasyona yol açar. Bulunduğumuz bölgede Hürmüz Boğazı bu iki makroekonomik etkiyi aynı anda ortaya koyabilecek bir noktada bulunuyor.
Hürmüz Boğazı: Enerji, ticaret ve gıda üzerinden üçlü etki
Dünyadaki petrolün yaklaşık yüzde 20’sinin ve gıdanın temel girdilerinden olan nitrojen bazlı gübrenin yüzde 25-30’unun geçtiği Hürmüz Boğazı, üç kanal üzerinden küresel ekonomide enflasyonu ve tedarik güvenliğini tehdit ediyor. Bunlardan birincisi enerji fiyatlarıdır. Enerji fiyatlarının ne ölçüde olumsuzluk yaratabileceğini petrol fiyatlarındaki hareketten canlı bir şekilde izliyoruz. 60 dolardan 120 dolara çıkan fiyatı gördük. İkincisi, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 80’inin taşındığı deniz yollarında gemilerin ulaşım sürelerinin aksaması, yakıt maliyetlerinin artması ve erişim sorunlarının yaşanması nedeniyle ulaşım kanalı üzerinden ekonomilere gelecek etkidir. Üçüncü kanal ise nitrojen bazlı gübrenin önemli bir bölümünün Hürmüz Boğazı’ndan geçmesi nedeniyle, kapalı kalmasının devamı durumunda gıda üretimi ve verimliliğinde yaşanabilecek ciddi sorunlardır. Bu durum gıdaya erişim ve gıda fiyatları üzerinde de ciddi baskı yaratabilecek bir üçüncü aktarım mekanizması olarak karşımıza çıkıyor.
Her üçü de temel ve hayati öneme sahip ürün ve hizmet gruplarıdır. Bu alanlarda aksamaların devam etmesi ve derinleşmesi durumunda, zaten emarelerini görmeye başladığımız stagflasyonun çok daha net bir şekilde karşımıza çıkma ihtimali oldukça yüksek görünüyor.
Dünyadaki gıda, petrol ve doğalgaz stoklarını dikkate aldığımızda, özellikle Mart ayından sonra da devam etmesi ve uzaması halinde büyüme ve enflasyon üzerindeki olumsuz etkinin çok daha güçlü hissedilmesi muhtemeldir. Önümüzdeki birkaç hafta sürecin boyutunu görebilmemiz açısından son derece kritik olacak. Şu anda bile geçen yaklaşık 12 günlük sürede bile belirli bir ekonomik hasarın ortaya çıktığını söylemek mümkün.
Savaş bugün bitse bile petrol fiyatlarının eski seviyelerine hemen dönmesi mümkün olmayacaktır. Araz talep dengesi bozulmuş durumda ve fiyatlarda yapışkanlık etkisi belli seviyelerde devam edecektir. Ayrıca önümüzdeki günlerde Orta Doğu’daki petrol tesislerinde herhangi bir hasar oluşup oluşmayacağına ilişkin belirsizlik devam ettiği için fiyatlardaki olası düşüş hızını tahmin etmek de oldukça zor.
Merkez bankaları stagflasyon üzerine beyin fırtınaları yapacak
Makroekonomik verilere yönelik revizyonlar ise şimdiden başlamış durumda. Birçok ülkede sanayi üretimi ve hizmetler sektöründe, başta turizm olmak üzere gerileme sinyalleri gelmeye başladı. Örneğin Atlanta Fed’in ABD için bu yılın ilk çeyreğine ilişkin büyüme tahmini savaş başlamadan önce yüzde 3’ün üzerindeyken, şu anda yüzde 2’ler seviyesine gerilemiş durumda. Pompa benzin fiyatları yükselmeye başladı. Dolayısıyla şimdilik sınırlı da olsa stagflasyonist bir etki ile karşı karşıyayız. Eğer sorun uzarsa bu tablo çok daha güçlü bir stagflasyon anlamına gelebilir.
Burada kritik sorulardan birisini merkez bankalarının nasıl bir politika izleyeceği oluşturuyor. Büyümenin aşağı yönlü hareket etmesi genişleyici para politikası gerektirirken, enflasyonun yükselmesi faizleri artırmayı gerektiren sıkılaştırıcı bir politika ihtiyacını doğuruyor. Bu durum merkez bankaları açısından en zor politika ortamlarından birinin oluştuğunu gösteriyor.
Avrupa’dan ABD’ye kadar dünyanın birçok merkez bankasının faiz indirimlerini gündemlerinde tuttuğu ve adım atmasının beklendiği bir yılda, bu adımların ertelenmesi hatta tam tersi yönde politikaların gündeme gelmesi söz konusu olabilir. Bu durum likiditeye ve faizlere son derece duyarlı olan finansal piyasalarda ciddi dalgalanmalara yol açabilir.
ABD’de geçtiğimiz hafta açıklanan istihdam verileri, Ocak ayındaki pozitif sürprizin tersine bu kez negatif bir sürpriz içerdi. Enflasyon tarafında ise petrol fiyatlarındaki artışın kaçınılmaz yansımasının görülmesi bekleniyor. Bu durumda Fed’in nasıl bir karar alacağını kesin olarak söylemek kolay değil. Ancak ABD’nin 1929 Büyük Buhranı’ndan bu yana en büyük ekonomik travmasının işsizlik ve istihdam tarafında olduğunu düşündüğümüzde, Fed’in vereceği refleksin daha çok faiz indirimi yönünde olmasını beklemek yanlış olmayacaktır. Yeni başkan Kevin Warsh ve Trump yönetiminin de baskısıyla ABD’de faiz indirimi ve doların değer kaybetmesi ihtimali daha güçlü görünüyor.
Euro Bölgesi’ne baktığımızda ise tarihsel deneyimlerin farklı bir öncelik yarattığını görüyoruz. Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan hiper enflasyon travması nedeniyle Avrupa’da öncelik genellikle enflasyonla mücadeleye veriliyor. Bu çerçevede Avrupa’dan gelen ilk sinyaller, faiz artırımı ihtimalinin gelecek yıldan önce bile gündeme gelebileceğini gösteriyor. Dolayısıyla Fed’in faiz indirimi ihtimalinin arttığı, Avrupa Merkez Bankası’nın ise daha sıkı bir duruşa yöneldiği bir tabloda Euro/dolar paritesinde Euro lehine bir hareket görme ihtimalimiz de artıyor.
Türkiye’ye geldiğimizde ise Merkez Bankası açısından tablo daha karmaşık görünüyor. Savaşın başladığı ilk günden bu yana görüşümüz, Mart ayında herhangi bir faiz indiriminin mümkün olmayacağı yönünde. Petrol fiyatını 60 dolar varsayarak bu yıl için yüzde 16 enflasyon projeksiyonu yapan Merkez Bankası açısından, iki ayda enflasyonun yüzde 8’lere yaklaşması ve petrol fiyatlarının zaman zaman 120 dolar seviyelerini görmesi oldukça zorlayıcı bir tablo yaratıyor. Bu noktada faiz indirimi bir yana, faiz artırımı ihtiyacının bile gündeme gelebileceği bir ortamdan söz ediyoruz.
Bununla birlikte, kısa vadede Merkez Bankası’nın faiz indirimi yapmayacağını ancak faiz artırımı konusunda da aceleci davranmayacağını düşünüyoruz. Ancak savaşın uzaması, petrol fiyatlarının Nisan ayında da yüksek kalmaya devam etmesi ve Türkiye’de enflasyon riskinin artması durumunda, çok güçlü olmasa bile faiz artırımlarının yeniden gündeme gelmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir.