Machiavelli gelecekteki prense notlarında “iyi bir prensin” “kötü” prensten” çok da farklı olamayacağını söyler. Burada Machiavelli mutlakıyet taraftarı kimliğine bürünmüştür; başka yerde cumhuriyetçi olarak yorumlanabileceği metinler vardır. Ne önermektedir? İyi prens de kötü prens kadar yararcı, prensipsiz ve gerekirse gaddar olmalıdır. Yoksa iyi prens ayakta kalamaz. İyiler kötüler kadar kötücül olmazlarsa ayakta kalamazlar. Peki, ikisi de aynı şekilde davranacaksa farkları nedir? Fark niyette ve yapılanların halkın (çoğunluğunun?) yararına olup olmamasındadır. Bu elbette çok da ikna edici bir açıklama sayılamaz çünkü gözlemciyi niyet okumaya itmektedir. Kimin iyi niyetli olduğunu nasıl bileceğiz? Daha da önemlisi yapılan iyi işlerin gerçekten iyi olup olmadığı, bugün olumlu bulunan hamlelerin yarın tersine dönüp dönmeyeceği belli değildir. Veya iyi niyetle yapılan işler belirsizliğin doğru ölçülememesi yüzünden yanlış sonuç verebilir. Ama bundan da ötesi var. “İyi prens”/”kötü prens” meselesini biraz detaylandıralım. Örneğimiz Rusya tarihinden olsun.
Rusya’nın iki büyük prensi Çar Büyük Petro ve “Aydınlanmış Çariçe” II. Katerina’dır. 18. Yüzyıl Rusya’sının modernleşmesi bu iki büyük hükümdar ile anılır. Petro batı Avrupa’ya gitmiş ve Avrupalıların nasıl olup da bu kadar ilerlediklerini bizzat görmek istemiştir. Küçücük Hollanda ve bir ada olan İngiltere donanmalarıyla ve teknolojileriyle dünya ticaretine el koyuyorlar, Rusya dev bir kara gücü olduğu halde bunların karşısında hızla geri kalıyordu. Osmanlı da geri kalıyordu ama bunu fark etmesi bir yüzyıl sonra olacaktı. Petro dönüşünde donanma oluşturmuş ve Rusya’nın denize ve Avrupa’ya açılan penceresi Petersburg şehrini kurdurmuştur. Kıyafet reformu ve büyük eğitim hamlesi beraberinde gelmiştir. Ancak Petro 15. Yüzyılda serflik Batı Avrupa’da miadını doldururken Elbe’nin doğusunda yeniden yaygınlaşan İkinci Serflik ile yetinmemiş, Rus serf/köylüsünü adeta köle statüsüne düşürmüştür. Keza II. Katerina sadece 1768-1774 savaşını kazanarak Osmanlı imparatorluğunun çöküşünün işaretini vermemiş, sadece büyük matematikçi Leonard Euler’i saraya getirmekle –sembolik bir Aydınlanma hamlesi- kalmamış aynı zamanda Petro’nun başlattığı serflerin köleleştirilmesi sürecine son notayı koymuştur. 7 Ekim 1792 tarihli kararnamesiyle arazi satış sözleşmelerine serflerin de doğal uzantı olarak eklenmesini ve daha da ileri giderek serflerin pazarlarda alınıp satılabilmesini eklemiştir. Böylece serfler hem gayrı menkul hem menkul değer statüsüne indirgeniyordu. Yıllar öncesinde patlayan Stenka Razin ve Pugaçev köylü isyanlarının boşuna olmadığı görülüyor. Rusya’nın Avrupalılaşması, yani modernleşmesi ve Çarlığın coğrafi olarak genişlemesi Rus köylüsünün perişan edilmesiyle el ele gitmiştir diyebiliriz. Çarlar bunu böyle görüyorlardı çünkü kalkınma için gereken fonlar sadece serfin(köylünün feci şekilde sömürülmesiyle elde edilebilirdi. Peki, Çar ve Çariçe Rusya açısından bakarsak “iyi prens” miydi “kötü prens” miydi? Köylüler açısından? Ülkeyi ilerleten prens ne yaparsa yapsın iyi, gerileten prens ne yaparsa yapsın kötü müdür?
Bu da bizi Mancur Olson’a getiriyor. Sosyal bilimlere önemli kavramlar üreterek katkıda bulunmuş olan Olson’un hep hatırlanacak bir modeli “sabit haydut/gezen haydut” modelidir. Burada “haydut” ifadesi elbette gündelik anlamda kullanılmıyor ancak hiç ilgisi yok da diyemeyiz çünkü Olson başka bir sözcük seçebilirdi. Abdurrahman Han (Afganistan) muhtemelen sabit haydut tezinin bir örneğiydi. Bu tez bir hükümdarın otoriteyi tek elde toplayıp bütün ekonomik rantları, hatta karları, tek başına dağıttığı bir duruma işaret ediyordu. Ulusal kaynakların özel mülkiyetine sahip değildi ama kontrol ediyordu. Bir feodal lort gibi kendisine biat edenlere koruma sağlıyor ve onları ödüllendiriyordu. Kalıcı olduğunu düşündüğü için –sabit bu demek- ekonomik büyümeyi teşvik edip vergi tabanını genişletebilirdi. “Gezen haydut” farklıydı. Kısa sürede azami rantı toplayıp başka yere gideceği için ne mülkiyet haklarına saygı gösterir ne de sermaye birikimi büyüme, teknoloji gibi konularla ilgilenirdi. Moğollar bu konuda örnek teşkil edebilir. Cengiz Han’ın çocukları ve torunları kısa süreli çok sayıda devlet kurdular fakat tarihsel olarak Cengiz Han’ın devasa imparatorluğu dağıldı gitti. Ayrıca şu da var ki yerine yerleşmiş sabit bir hükümdar genellikle güvenli ve kabaca etkin bir mülkiyet hakları sistemine dayanır ve hatta bu hakları daha da güvenceli kılar çünkü ekonomi politiğe bir hanedan mantığıyla bakar. Bir rant sistemi kurulmuşsa bunun sürdürülebilirliğini sağlamak önemlidir bu da modernlik/kalkınma/sömürü üçgeninde denge aramayı getirir. Yani sabitlik/hanedan mantığı iyi prensin bir özelliği olmak zorundadır; ancak kötü prens de geleceğe böyle bakabilir. İyi prens ülkeyi modernleştirirken medeniyetin astarı veya fiyatı olarak çalışanları ezebilir. Toprağın bol çalışanın kıt olduğu ve teknolojinin yavaş geliştiği bir dünyada Machiavelli’nin sezgisi hem doğrudur hem de yetersiz biz doğrudur. Stalin de İvan, Petro ve II. Katerina çizgisinin devamıdır. O da bir hamle yapmıştır, “Batı’yı on yıl içinde yakalar ve geçeriz ya da bizi ezerler” demiştir. Yaptı da ama bunun bedeli on milyonu aşan bir insan kaybı oldu. Machiavelli nasıl bakardı acaba?
Bugün bunlar artık kabul edilemez. Dünya bu şekilde ilerlemiyor. İnsan (işçi-köylü-emekçi) en önemli üretim faktörü değil. Hatta kendisine gerek olacak mı olmayacak mı o bile tartışılıyor. Yapay zekâ âleminde kimseyi bu şekilde ezmeye gerek yok; bu hala oluyorsa nedeni bir avuç insanın hırsıdır, teknoloji veya sermaye veya toprak değil. Emperyalizm de artık budur; bir avuç Neo-feodal dijital çakma lort yağma peşinde olduğu içindir. Bir ekonomik veya teknolojik gereklilik olmaktan çıkmıştır.