1991 Şubat sonunda ilk Irak savaşı biterken Saddam’ı bir süre daha iktidarda bırakma kararı alınmış ve Amerikan tankları geri çekilmişti. Herhâlde herkesin sorusu “ne kadar süreyle” idi. Bayağı uzun sürdüğü düşünülebilir ama bu kadar uzun sürmesinin 1992’de Clinton’un beklenmedik biçimde seçimi kazanmasıyla da alakası var. Sonuçta 1999 yılı kritik bir yıl olurken 26 Ocak 1998’de Başkan Clinton’a Neo-Con manifestosu niteliğinde yazılan mektup ABD’nin 2000’lerde nasıl bir değişikliğe yönelmekte olduğunu gösteriyordu. Bu meşhur mektup Irak’ta Saddam rejiminin devrilmesini ve askeri operasyon dâhil tüm yöntemlerin kullanılmasını önermekte ve Irak meselesini ABD’nin birinci dış politika meselesi yapmaktadır. 1998’de ABD’de Rusya ve Çin’in gelecekteki önemleri öngörülmüyor değildi ama o an için “temel mesele Pasifik (Çin)” denecek bir durum yoktu. Yine de “Büyük Satranç Tahtası” ortadaydı tabii. Brzezinski 1997’de bunu yazdı.
2000 yılındaki tartışmalı seçimde iktidara gelen Bush ve Neo-Con ekibi artmaya başlayan işsizlik, resesyon ihtimali, 1995-2000 arası borsada yaşanan dot.com köpüğü –teknoloji hisseleri ve Nasdaq borsası temelinde ABD’ye akan sermaye hareketlerinin refah etkisinin tersine dönmesi- ile karşılaştı. ABD’nin “yeni ekonomi”, verimlilik artışı, yeni bir sanayi devrimine benzetilen yazılım ve ileri teknoloji/internet devrimi vb. temalara yaslanarak nispeten “yumuşak bir güç” imajı çizmeyi denediği Clinton dönemi böylece sona eriyor ve geleneksel emperyal yöntemlere dönülüyordu. 11 Eylül 2001 ABD’de total bir dönüşümün kıvılcımı oldu. Bu dönüşümün sadece Irak’la veya Orta Doğu’yla bağlantılı olduğunu düşünmemek gerekiyor. ABD kamuoyunu dönüştürmekle de yakından ilgilidir. 1990’ların ABD’nin stratejik ve askeri açılardan kaybettiği bir dönem olduğunu düşünen Neo-Conların 2000’ler için çok kapsamlı bir öngörüsü vardı. Örneğin 2000 tarihli çok bilinen bir doküman Amerika’nın savunma sistemini yeniden tasarlamayı öneren kapsamlı bir belgeydi. Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi adlı Neo-Con girişimi çerçevesinde üretilen bu rapor ABD’nin nasıl yön değiştireceğinin işareti olmaktan çok –ki bu zaten ayrıca ele alınan bir temaydı, söz konusu yeni yönelim doğrultusunda ABD savunma sistemleri ve harcamalarının nasıl şekillenmesi gerektiğini tartışıyordu.
ABD’nin 1991 sonrası geri döndürülemez biçimde tek hegemonik güç olmak istediği açık görünüyordu. Ancak, Amerikan siyasi iradesi ve arzusunun tam olarak gerçekleşmesi için ciddi bir ekonomik üstünlüğe de ihtiyacı vardı. 1980’lerde SCCB’yi çözülüşe iten süreçte ABD ekonomisi sürekli dış ticaret açığı verirken zaman zaman ciddi bütçe açıklarıyla da karşılaştı. Clinton döneminde bütçe fazla vermeye başladı ama cari denge açığı devam etti. ABD’nin dış ticaret açığı vermesi dünya ticaretini sürüklemesi ve Meksika, Asya, Rusya krizi gibi şoklardan sonra gelişmekte olan ülkelerin ihracat talebini emmesi açısından bir düzenleyici oluyordu ve açık vermenin bu açıdan dünya ticareti için olumlu etkisi olduğu söylenebilir. Ama aynı zamanda bütçe ve tasarruf açıkları vermek hoş değildi. Clinton’un ikinci döneminde bütçe fazla vermeye başladı ve büyüme/istihdam inanılmaz biçimde arttı. Bu dönemin enformasyon teknolojisindeki patlamaya denk düşmesi bu kaynaktan gelen kalıcı bir verimlilik artışına işaret eder gibi göründü. Bu o kadar şaşırtıcı bir “kırılma” anı gibiydi ki, daha önce 20 yıl boyunca yüzde 6 oranındaki bir işsizliğin “doğal” olduğunu savunan iktisatçılar işsizlik oranının hızla azaldığını gördüler. Bir an için ABD ekonomisi askeri gücünün mukayese edilemez üstünlüğüne denk bir yapısal güç ve stabiliteye kavuşabilir gibi göründü. Neo-Con projesi bu perspektifin bir yanılsama olduğunun giderek daha fazla anlaşıldığı bir dönemde onaylandı.
Böylece ABD devasa ekonomik gücüyle bile uyumlu olmayan, ona göre bile aşırı gelişmiş bir askeri makineyle, geçici olduğu anlaşılmaya başlanan bir verimlilik canlanmasından sonra teklemiş ve resmen resesyona girmiş olan bir ekonomiyle ve dış ticaret/bütçe açılarından oluşan “ikiz açıkla” baş başa kaldı. “Yeni ekonominin” ABD’nin ihtiyacı olan kaldıracı sağlayamadığı anlaşıldığı andan itibaren klasik sektörlere ve enerjinin kontrolüne dönük bir politika izlenmeye başlanması belki de kaçınılmaz hale geldi. Dünya siyaseti açısından Amerikan ara dönemi 1991-2001 arasını kapsadıysa, bu dönem 11 Eylül 2001’de sona ermiş görünüyor. Bugünkü ABD politikasında hangi sektörlerin hangi adayları desteklediğine bakmak o dönem netleşen kırılmanın henüz sona ermediğini gösterebilir.
Yani tam küresel hegemonya için gerçek girişimin 2001 yılında kristalize olduğu söylenebilir. 11 Eylül budur. Clinton’un ikinci başkanlık döneminde görülen ekonomik eğilimler kalıcı olabilseydi belki de dünya siyasi sisteminin ve Ortadoğu’nun geleceği açısından daha az travma yaratacak gelişmeler mümkün olabilecekti. “Soft power”, teknolojik ilerlemeyle üstünlüğü daha da artırma temaları hep var ve önemsiz değiller. Ancak günün sonunda emperyal itişler ve askeri yöntemler daima ağır basıyor. Şimdiye kadar hep böyle oldu. Yapay zekâ itişli ve çok kapsamlı yeni teknolojik ilerleme dalgasının bu kuralı bozup bozmayacağını göreceğiz. Çin-ABD ilişkilerinin geleceği –yani gerginliğin nereye kadar tırmanacağı- biraz da buna bağlı olabilir.
Üçüncü dünya savaşı Çin katılmadan çıkmış sayılmaz. İyi ama ABD ne istiyor? Bütün bunlar sadece petrol fiyatını kontrol etmek için yapılmış olamaz. Venezuela petrolü çıkarması ve arıtması pahalı olduğu için Amerikan petrol şirketleri görüşmeye çağrılmıştı. Geri dönüşü uzun ve kar oranı düşük yatırım yapmaya pek de sıcak bakmamışlardı. Şimdi de silah şirketleri çağrılıyor ve üretimlerini artırmaları söyleniyor. Klasik emperyalizm söylemine uymuyor bunlar. Bir tür Neo-feodal uluslararası sistem oluştu ve bu teknolojik gelişmenin kaybedeni olduğunu düşünmeye başlayan ABD’yi elindeki en büyük silaha, orduya başvurmaya itiyor desek yeterli olur mu? Sanmıyorum. Ne Çin bu şekilde köşeye sıkıştırılabilir ne sorunları dağı aşmış Avrupa bu şekilde yeniden bir ekonomik güç olabilir ne de ABD sağa sola füze atıp asker yollayarak Çin’in devasa teknoloji yatırımlarıyla baş edebilir.