1990’larda SSCB’nin çözülüşüyle birlikte sadece ‘tarihin sonu’ veya ‘tek kutuplu dünya’ tezleri öne sürülmemişti. Fazlasıyla kalıcı olacağı bugünlerde iyice anlaşılan ‘medeniyetler çatışması’ tezi de vardı. Bunların yanı sıra el ele giden iki önemli akademik iddia söz konusuydu. Ekonomide bir tür bakış değişikliğine yol açabilecek olan birincisi ABD enflasyonunun fethedildiğini, kalıcı olarak düşürüldüğünü ve bunun iş çevriminde dalga boyunun küçülmesiyle birlikte gittiğini ampirik olarak savunuyordu. Yani kapitalizm artık derin krizlere girmeyecekti; normal iş çevrimi küçük piyasa dalgalanmaları şeklinde seyredecekti. Hem enformasyon çağına girmiştik: artık “yeni ekonomi” vardı. Merkez bankaları çok etkiliydi. Para politikasında Nirvana’ya ulaşılmıştı. Özetlersek SSCB çökerken kapitalizmin de doğasının değiştiğine inanmamız gerekiyordu.
Bu ekonomi tezinin eki siyasi bir tezdi. Savaşlara gerek yoktu çünkü karşı taraf havlu atmış, kuracağını iddia ettiği toplum tasavvurunun hatalı olduğunu bizzat kendisi kabul etmişti. “Yumuşak güç” her şeyi hallederdi. Gerçi savaşların frekansı pek düşmemişti ama bunlar yöresel çatışmalardan ibaretti. Dünyada 175 tane ülke ve binlerce etnik-dinsel grup olunca böyle şeyler kaçınılmazdı. 1991 Birinci Irak savaşını SSCB dağılırken yapılan bir kerelik bir güç gösterisi sayan bu modelde suçu bol bol propaganda yaparak tamamen Saddam’a yükleyen açılış vakası tabii ki önemli sayılmıyordu. Nasıl olsa tekrar etmeyecekti: Tanklar Bağdat’a 17 km kala durdurulmuş ama “diktatör” dersini almıştı. Her yerde pıtrak gibi liberal demokrasiler yeşerecek, milyarlarca insan adım adım piyasanın dayanılmaz önemini kavrayacaktı.
Bunların masal olduğunu en azından 1999’dan veya 2000’den beri biliyoruz. SSCB sonrası dünyanın ilk dönemi –1991-2022, yani 30 yıl- krizler, savaşlar, işgallerle dolu da olsa henüz bir alıştırma dönemi, bir başlangıç gibi görünmeye başlıyor. Ukrayna ile beraber 21. Yüzyıl belki de yeni başladı diyorduk. Batı basınının ve ideoloji üretim merkezlerinin etkinliğinde de bir dönüm noktası yaşanmış olabilir. Bu arada bir Trump fenomeni ortaya çıktı. Pandemiye yanlış cevap vermiş olmasaydı Trump büyük ihtimalle 2020 seçimini kazanacaktı. Araya “tamirci” Biden dönemi girdi ve Biden ekonomide başarılı adımlar attı ancak Amerikalıların algısı öyle olmadı. Sonra teknolojinin inanılmaz biçimde değiştiği ortaya çıktı. Bu sefer de 21. Yüzyıl 2026’da başlayacak demeye başladık.

Peki, ama aslında ne söylüyoruz? Dünya Bankası yayınları fakirliğin gerilemesinin, küresel ölçekte bebek ölümlerinin azalmasının neredeyse tamamen Çin sayesinde olduğunu daha on yıl önce ortaya koymuştu. Dünya ekonomisine de refahına da Çin ile beraber veya Çin hariç bakmak her şeyi değiştiriyor. Çin’in yükselişi 20 senelik bir konu. 2005 yılında bile Amerikan düşünce kuruluşları Çin donanması, Çin büyümesi, Çin’in SSCB gibi “kuşatılıp” kuşatılamayacağı konularına değiniyordu. Zamanla ‘teknolojiyi kopyalıyorlar, aslında o kadar güçlü değiller’ tezi çöktü. Yarı-iletken, çip, lityum pil, elektrikli araç vb. her alanda Çin öne geçti. Çin’e enerji akışını kesmek mümkün müdür bilinmez ama son savaşlarda bu temaya dikkate etmek lazım. Bir türlü ilerleyemeyen Türkmenistan-Afganistan-Pakistan-Hindistan boru hattı (TAPI) Çin’in Kuşak-Yol projesine bağlanabilse alternatif enerji tedarik hattı ortaya çıkabilir. Pakistan-Afganistan savaşı gölgede kaldı ama konu muhtemelen budur.
Kapitalizm de değişiyor ama hangi yönde değiştiği son 15 yıldır akademik bir tartışma konusu. En azından şu var: ABD bir tür Neo-feodal uluslararası ilişkiler sistemi deniyor ancak Çin’i bu yöntemlerle durdurabileceği çok şüpheli.