Sonradan bakarak olanları rasyonalize etmek insan tabiatı gereğidir ve hayli kolaydır. Ancak tarihte o anda görülmesi zor hadiseler vardır. Örneğin 1980 seçimlerinde son iki güne kadar Carter ve Reagan anketlerde başa baş görünüyordu. Son günlerde Carter 10 puan geriye düştü. Gallup 11 gün kala Carter’ı 3 puan önde gösteriyordu. Seçim sonrası kamuoyu ölçerlerin bu kadar yanılması tartışıldı ve anket yapan kuruluşlar çok itibar kaybettiler. ‘Kaçınılmazdı’ denebilir ama bir de şu var: Seçim günü Tahran rehine krizinin birinci yıldönümüydü ve rehineler hala kurtarılamamıştı. Bir hafta boyunca medya bu konuyu işledi. Öyle ki Carter’ın 13 ay önce 1979 Ekim ayında jogging yarken yığılmasının görüntüleriyle Nisan 1980’de İran’da rehine kurtarma görevinde çöle çakılan helikopter görüntüleri yan yana kondu. Seçmen günler süren bu kampanyanın sonunda “biz bu kadar zayıf bir ülke miyiz” ve “bizim başkanımız bu kadar sağlıksız mı olmalı” sorularını birbirine bağladı, “zayıf” Carter’la “zayıf bir ülke” olunduğuna karar verdi ve bir anda saf değiştirdi. Alternatif açıklama araştırma şirketlerinin tam olarak yanıldığı, Reagan’ın baştan beri önde gittiği olabilir. Reagan kampanyasının başarılı geçtiği açık olmakla beraber Carter’ın kullandığı temalar –klasik refah ve sağlık sistemi sorunları, Reagan’ın arz yanlı iktisadının zengin taraftarı politika olarak eleştirisi, savunma harcamalarını artırma vaadinin eleştirisi- bu kadar mı etkisizleşmişti bilinmez. O günlerde ABD’de yaşayanlar belki cevap verebilirler. Sonuçta Vietnam savaşı sarsıntısı artık geride kalıyordu ve had safhada milliyetçi bir halk olan Amerikalılar Reagan’ın yeniden güçlü Amerika söylemine inandılar.
Bu olaya nasıl bakmalı? Veya en azından 2016 yılında bir sürprize benzeyen Trump vakasını nasıl görmeli? Eğitimli seçmenlerin davranışları bile ‘düşük yoğunluklu rasyonalite’ veya ‘düşük enformasyonlu rasyonaliteye’ dayalı olabilir. Bu niteleme ekonomik motifle oy vermek veya ideolojik motifle oy vermek ayrımından farklıdır. Her ikisi de düşük yoğunluklu olabilir. Elbette ideoloji veya örgüt enformasyon toplarken de karar verirken de kısa devre işlevi görür. Zamandan ve çabadan tasarruf sağlar. Seçmen kendine göre bir akıl yürütme süreci yaşar ama bu sürecin basit ve kısa olmasını tercih eder. Aslında bu tuhaf bulunabilir çünkü aynı seçmen oy vermenin kamusal bir mesele olduğunu bilir. Kamusal derken seçmen hem “ben” der hem de “biz” der. Bu “biz” etnik grup, sınıf, dini aidiyet grubu vs. olabilir. Herhangi bir aidiyetin “gerçek” diğerlerinin “yanlış bilinç” olduğunu söylemek ancak köşeli bir inanç sistematiğiyle veya fazlasıyla içselleştirilmiş, deontolojikleşmiş bir teorik konumdan bakarak söylenebilir. Mesela 2012 seçimleri öncesi Amerikan Demokrat seçmenin bir kısmının ‘tarihsel işçi sınıfı (nostaljisi) ve ona dayalı sosyal demokrat solculukla’ oy verdiği doğruysa özellikle 2016 sonrası bambaşka nedenlerle oy verdiği, hatta oyunu değiştirdiği de doğrudur ve gayet gerçektir. Mesela göçmenleri Martha’s Vineyard’a gönderen Florida valisi Ron DeSantis’in eyalette Kübalı göçmenler dışında kalan beyaz olmayan nüfustan en çok oy alan Cumhuriyetçi olması böyle bir şeydir.
Seçimin bir şekilde kamusal niteliği ve gelecekteki birkaç yılı etkileyecek olduğunun bilinmesine rağmen düşük enformasyonlu rasyonalite seçmenin fazla uğraşmayacağı anlamına gelir. Buzdolabı alırken o dükkândan bu dükkâna gezen veya internette alışveriş yaparken saatlerini harcayan kişiler bir tartışma programını izlemeye tahammül edemeyebilirler. Çoğunluk program, öneri, politikalar, ekonominin incelikleri vb. meseleler hakkında bilgilendirilmek dahi istemez. Kimse on sayfalık bir bildirgeyi okumaz. Büyük çoğunluk parlamenter demokrasi falan dinlemez, doğrudan adayları karşılaştırır ve kişilerden politikalara giden bir kısa yol arar. Trump bu kişiselleşmenin uç örneklerindendir.
Ancak tehlikeli bir örnektir. Trump yaptıklarıyla da söyledikleriyle de hukuk sistemini altüst etmeyi denemiş ve uluslararası hukuktan önce ABD’de Anayasa Mahkemesine (SCOTUS) duyulan güvenin sarsılmasına katkıda bulunmuştur. ABD demokrasisinin sallanmasının bir nedeni de zaten Kongre ve yönetimin yanında daha zayıf bir üçüncü güç olarak tasarlanmış (Federalist 78) olan SCOTUS’un halk tarafından giderek ideolojik lenslerle görülmesidir. SCOTUS Kongre ve Yönetim arasında eşit bir üçüncü güç zaten değildi ama zaman zaman kendisine alan açılmış ve tarafsız olarak algılandığı ölçüde bir kontrol mekanizması oluşturmuştu. Son yıllarda ABD’de herkesin yüksek mahkemeden bekledikleri de mahkemenin kararlarına bakışı da farklılaştı ve bir güven sorunu oluştu. Amerika daha demokratik veya daha dengede iken de dışarıya karşı emperyal bir güçtü. Ancak içeride dengeyi kaybederken dışarıda da öngörülemez bir tehdide dönüştüğünü yaşayarak görüyoruz. Bu işi tekrar rayına oturtmak kongrenin işidir ama aynı zamanda iki büyük parti arasında bir denge gözettiğine herkesin inandığı bir yüksek mahkemeye de gereksinim var. Seçmen kitlesi birden değişmeyeceğine göre demokratların ve giderek çok kalabalık hale gelen bağımsızların seçimi (demokratlara) kazandıracak kısa devrelere ihtiyaçları olacak.