Bugün herkesin emperyalizm dediği pek de kârlı olmayan saldırganlıklar bütününün Lenin’in 110 sene önce bahsettiği emperyalizm ile ilgisi kaldı mı? Bir bakalım. Lenin broşürüne esas olarak ekonomik olanla başlayacağını ve politik emperyalizmi ön planda ele almayacağını yazarak başlar. Aşırı kârlardan bahsederek başladığı çalışmada, önsözde, ilk elde Hobson’un kitabının ilk bölümündeki tezlerden etkilenmemiş gibi görünür. Lenin tekelleşmenin en önemli dönüşüm olduğunu açıkça belirtir. Zaten Lenin’in tekelleşmeye, kapitalizmin serbest rekabetle tanımlandığı dönemin sona ererek, bu dönemde olduğu varlığın tam tersine dönüşmesine referans verdiği ve finans kapitalden çok tekelci kapitalizm terimini öne çıkardığı görülecektir. Kartelleşmeye büyük üretim ağlarının oluşması Almanya örneğinde sergilenir. Buradaki geleneksel soru ve eleştiri şudur: Lenin esas olarak Almanya örneğindeki ampirik verilere mi dayanmaktadır? Bu eleştiri Hilferding üzerinden sıklıkla yapılmıştır. Lenin, Hilferding’in bahsettiği koruyucu tarifeler-kartelleşme bağlantısının olmadığı Britanya’da da yüksek teknik seviye ve işletme başına yüksek sabit sermaye yatırımlarının yarattığı ölçek ekonomilerinin neden olduğu konsantrasyondan bahseder ve yoğunlaşma eğiliminin kapitalizmde temel ve genel bir yasa olduğunu sık vurgular. Lenin rekabetin tekelleri doğurduğuna defalarca vurgu yapar.
Tarihi olarak kartelleşme 1970’lerin depresyonuyla başladı: 1900 civarında kartelleşme hâkim biçim haline geldi. Serbest rekabet ise doruğa 1860’larda erişmişti. Lenin böylece Hobson’un emperyalizmi başlattığı 1880’lerle kartelleşme eğilimini aşağı yukarı aynı dönemde birbirine bağlar ve bir tarihi korelasyon önerir. 1889-90 “kısa boom” sırasında karteller ilk defa aniden düşen fiyatlar karşısında darbe yemiş ama 1895 sonrası yükselen fiyatlarla hâkimiyet kurmuşlardı. 1900-1903 krizine demir-çelik ve madencilikte tam kartelleşme altında girildi. Tekelleşme eğilimi öncelikle hammadde sağlamayı merkeze aldı ve kömür gibi girdi üreten sektörlerde öncelikle gelişti. ABD’de büyük şirketler 1904 yılında yüzde 25 oranındaydı: ücretlilerin yüzde 75’ini, üretiminse yüzde 79’unu sağlıyorlardı. Almanya’da yüzde 70-80 kartelleşen sektörlerin üretimiydi. Kartel dışı üretim sadece yüzde 20-30 idi.
Bu gelişmeler anormal kârlara, çok büyük ölçekli üretime ve nitelikli işgücünün de, tüm diğer girdiler/hammaddeler gibi, karteller tarafından önceden bağlanmasına yol açmıştır. Demiryolları ki kapitalist gelişmenin ve pazar ölçeğinde büyümenin önemli göstergelerinin başında geliyordu ve deniz taşımacılığı da tekelleşmenin parçasıdır. Üretim sosyalleşmektedir. Kârlar öncelikle üretim malları üreten sektörlerde, madencilik ve demir-çelik gibi, artar ve kapitalist gelişme artık para-sermaye ve sanayi sermayesi arasındaki ayrımla açıklanamaz. Kârların önemli kısmı finans dehalarına ve spekülatörlere gitmeye başlar. Dağıtılan temettüler yüzde 12-16 aralığına yükselir. Lenin tekelleşmenin ekonomik dengeyi kararlı hale getirmediğini, tam tersine kartel dışı sektörlerde daha da büyük dengesizliklere yol açtığını ve “koordinasyon başarısızlıklarını” artırdığını söyler. Burada kullandığım bu terim Lenin’in değildir. Lenin’in dengenin kararsızlığını mı yoksa dengenin etkin olmamasını mı veya doğrudan doğruya dengesizlik durumlarını mı kastettiği açık değil. Lenin’in bahsettiğim kavramlarla düşünmediği açıktır ama modern bir ekonomiste, örneğin, Cournot-Walras dengesi veya kartel çözümü kavramlarını çağrıştıran atıflarda bulunduğu açıktır.
Lenin emperyalizm çalışmasında teorik Marksist iktisat-iş çevrimi alanına hemen hiç girmez. Fakat arada kullandığı birkaç ifade uzaktan referans niteliğindedir. Örneğin Liefman’a atıfta bulunduğu paragrafta yazarın “bir ekonomik sistem ne kadar gelişmişse o kadar riskli projelere kalkışacağı” ibaresini nakleder ve arkasından artan riskin barajdan taşar gibi artan sermayeyle ilişkisini ve bunun da çok hızlı teknik ilerlemeyle üstü örtük bağını kurar. Bu tür teknik ilerlemenin sektörler arası uyumsuzluk/dengesizlikleri artıracağını söyler. Buradan Tugan’ın orantısızlık yani sektörlerin farklı hızlarda büyüyerek krize yol açtığı tezine bir adım vardır. Lenin krizlerin konsantrasyonu daha da artırdığına dikkat çekerek devam eder.
Lenin ilk bölümü “Tekel; işte son söz!” diyerek kapatır. İkinci bölümde bankaların yeni rolüne değinir. Bankalar aracı rolünden taşarak tüm para sermayeye hükmeden tekeller haline dönüşmüştür. Buradan itibaren Hilferding etkisi hissedilmeye başlar. Fakat bu etki net bir teorik etkiden daha çok tematik bir etki gibidir. İleride Hobson’un Lenin üzerinde daha ağır bastığını, fakat Hilferding’in temalarının Hobson’da eksik olan kartelleşme/tröstleşme temasını sağladığını göreceğiz. Lenin bankacılıkta konsantrasyonun ne kadar hızlı arttığından bahseder. Küçük bankalar hızla erimekte veya büyük bankaların şubeleri/aracıları haline gelmektedir. Bankalar kendi başlarında holdinglere dönüşmekte ve yüzde 40 sermaye ortaklığı kontrol gücü vermektedir. Bankalardaki mevduatın kullanımı 12 kata kadar borçlanma (kaldıraç) imkânı tanımaktadır. Lenin Deutsche Bank grubunu örnek verir ve büyük bankalardaki mevduat hesaplarının baş döndürücü hızda arttığını gösterir. Bankalar kapitalist sınıf içindeki gelir ve servet dağılımını belirleme gücüne kavuşmuştur. Lenin mevduat ve yatırım bankaları arasındaki ayrıma da girer. Bu ayrım 1930’larda bankacılık düzenlemesinin temelini oluşturmuştur. Lenin bu noktada hisse senedi piyasalarını rekabetçi kapitalizmin bir kurumu sayarak, tekelci kapitalizmde bu piyasaların önemini yitirmekte olduğunu söyler. Konsantrasyon büyük bankalar bağımlılığı artırarak tekelci yapılar dışında kalan firmaların kredi olanaklarını daraltır. Dönemin bazı eğilimlerinin (grup içi kredi verme, kredi tayınlaması, kredi kanalının holding dışı şirketlere baskı yapmak için kullanılması, halka arz ve hisse sendi yatırımlarında kontrolü elde bulundurma eğilimi, küçük şirketlerin sermaye piyasasına açılmasının zorlaşması) abartıldığını görüyoruz. Lenin’in Hilferding’e referans verdiği veya Buharin’i övdüğü, evrensel bankaların hâkimiyetine geçişten bahsettiği veya holding şirketlerini öne çıkardığı bölümlerde, bankacılık-taşımacılık-altyapı ve su-elektrik hizmetleri, gayrimenkul piyasasını emperyalizmin has-öncü sektörleri gördüğü bölümde haklı olduğu söylenebilir. Eğilimleri saptamanın ötesinde önemli olan Lenin’in Hobson’vari öne sürdüğü tefeci kapitalizm kavramıdır
Lenin kapitalizmde sermaye mülkiyetinin üretim ve girişimden, para sermayenin sanayi sermayesinden ve rantiyenin üretici sermayenin/sanayi sermayesinin yönetiminden kopuk olduğunu söyledikten sonra emperyalist aşamada bu kopukluğun büyük boyutlara taşındığını vurgular. 20. Yüzyılın başında tekelleşme hızlanmış ve mali sermaye büyümüştür fakat bu iki olgu sanki hala birbirinden bağımsız, ancak eş zamanlı, olgular gibi görülmektedir. Lenin dördüncü bölümün başında muazzam bir aşırı sermayeden (sermaye fazlasından) bahsediyor ve serbest rekabet için tipik olan mal ihracıyken, tekellerin hâkimiyetindeki son aşamada tipik olanın sermaye ihracı olduğu formülü burada dile getiriliyor. Bu bölüm Lenin’in teorik sorunlara arada bir değinip geçmesinin ilk örneklerini de içeriyor. Sermaye fazlası, sermaye ihracının tipikleşmesi ve aynı zamanda mal ihracını da tetiklemesi temaları bu tip örneklerden sayılabilir. Lenin burada emperyalizm için nitelik olarak yeni bir gelişmeden bahsetmeyip, muhtemelen Marx’ta zaten var olan “sermaye bolluğu/aşırı sermaye” kavramlarına bir göndermede bulunmuş olabilir. Bu böyle olabilir çünkü Lenin’in emperyalizmin pazar sorunu/gerçekleşme sorunu/sermaye birikimi bağlantısını asla teorileştirmediği bir metinden bahsediyoruz.
Lenin’in tartışmalı olabilecek tezlerinden birisi de tekellerin/tekelci fiyatlamanın, geçici bir dönem için bile geçerli olsa, teknolojik ilerlemeyi baltaladığını, gelişmeyi durdurduğunu ve çürümeye/çöküşe götürdüğü iddiasıdır. Bir eğilim olarak parazitlik, rantiye devlet ve tefeci emperyalizm nosyonları bu noktada öne sürülür. Emperyalizme özdeş olarak tekelci kapitalizm ve kapitalizmin son aşaması, ölen-can çekişen kapitalizm tanımlamaları Lenin’in emperyalizmi serbest rekabetle tam olarak karşı karşıya koymasının sonucudur. Rekabetin tekeli doğurması, serbest rekabetin zıddına, emperyalizme, tekelci kapitalizme dönüşmesi gibi köşeli vurgular hem Lenin’in Marx’ın genel pozisyonlarından uzaklaşmak istememesi, hem de siyasi nedenlerden dolayı şematik formüller aramasının fonksiyonu olabilir.
Bakalım burada anlatılanları Venezuela veya İran veya Suriye ya da Lübnan ile ilişkilendirip ‘işte tam da bu’ diyebilecek birileri çıkacak mı? Veya bugün olanların 110 yıl öncesiyle ilgisinin kalmadığını, bambaşka araçlar ve bambaşka teorik lenslerle incelemek gerektiğini kabul edenler mi daha ikna edici tezler üretebilecekler? Mesela Maduro kaçırıldığında Trump Amerikan petrol şirketlerini çağırıp Venezuela petrolünü siz çıkarın dediyse de şirketlerin itiraz ettikleri duyuruldu. 100 milyar dolarlık yatırım gerekiyordu ve Venezuela petrolü hem çıkarılma hem de arıtma aşamalarında pahalı olduğu için yatırımın geri dönmesi zaman alacaktı ve kâr oranı düşük olacaktı. Oysa dev Amerikan şirketleri Texas’ta, New Jersey’de, New York eyaletinde kendi petrollerini 45 dolara çıkarıyorlar ve 96,5 dolarlık WTI petrol güncel fiyatıyla zaten süper kâr elde ediyorlar. Bu ilişkinin tersine olması, şirketlerin Trump’a baskı yapması gerekmiyor muydu? Lenin’in zamanında, 1915’te beklenti öyleydi. Veya İran: İran zaten İtalyan ve Alman sermayesini kabul etmişti ve ABD/İngiliz şirketlerinin petrolünün bir kısmını çıkarmasına da karşı değildi. 1953 Musaddık günlerinden çok uzaktayız. O zaman konu petrol değilse nedir? Sadece Çin’i sıkıştırmak mı? Veya sadece İsrail’in “güvenliği” meselesi mi? O zaman sermaye ihracı, tekelci kapitalizm vb. iddiaların dayanağı kalıyor mu? Kaldı ki bizzat Lenin yabancı sermayeyi davet etmişti –çünkü SSCB’de sermaye ve teknoloji ihtiyacı vardı- ve Ford Rusya’daki varlığını SSCB döneminde de sürdürmüştü. Sovyet mühendisleri Detroit, Michigan’da araba fabrikalarında staja gidiyor ve Amerikalı mühendisler SSCB’de fabrika kurulmasına yardım ediyorlardı. Yıllar süren bir olaydır. Öyleyse savaşa ne gerek vardı veya bugün de ne gerek var? Düşünmek lazım. Soruyu net sorayım: Günümüz savaşlarının kapitalizmle doğrudan bir ilişkisi var mı?