Uluslararası kuruluşların Türkiye’deki büyük yatırımların finansmanını değerlendirdikleri bir dönemde olduğumuzu son yazılarımda belirtiyorum. Yeni hamle, Dünya Bankası’nın özel sektör kolu olan, küresel finans arenasının seçkin aktörlerinden IFC’den (Uluslararası Finans Kurumu) geldi. Yedi yıllık bir sessizliğin ardından, Türk lirasına dayalı bir tahville offshore (kıyı ötesi) piyasalara döndü. Global sermayenin Türkiye’ye bakışında yeni bir sayfa açıldı. Kurumun bu işlemi, uzun vadeli bir kâğıt olmasıyla, bir normalleşme sinyali olarak görülebilir.
Bu yeniden konumlanma eğilimi, ekonomi yönetiminin çizdiği sınırları ve tabii ki yüksek getiriyi bir çıpa olarak kabul ediyor. Merkez Bankası’nın son enflasyon raporunda çizdiği bakış açısı ve faiz indirim temposunda bir yavaşlamaya işaret eden mesajı da gelecek dönemin referans noktalarından olacaktır. Ne var ki teknik verilerin sunduğu bu imkân sahası idari belirsizliklerin gölgesinde kalarak rasyonelliğini yitirmemelidir. Piyasa sadece rakamlara değil, aynı zamanda o kararların alındığı masadaki istikrara ve kurumsal öngörülebilirliğe yatırım yapar.
Dış kaynakların sergilediği bu finansman iştahı, ekonomimizin küresel finans ağıyla tekrar bütünleşmesi yolunda stratejik bir geçit aralayabilir. Önemli bakanlıklardaki değişikliklerin ekonomi rotasında bir sapma yaratıp yaratmayacağı mevzusu, iyimser havanın köklü bir sermaye akışına dönüşmesinin önündeki kritik eşiği temsil ediyor.