Dünya Belirsizlik Endeksi’nin neden hâlâ düşmediğini, yılın ilk günlerinde yaşanan gelişmelerle bir kez daha görmüş olduk.
Küresel belirsizlik endeksleri geçtiğimiz yıl adeta roket gibi fırlayarak daha önce hiç görülmemiş seviyelere ulaştı. Ticaret belirsizlik endeksi, ekonomi politikaları belirsizlik endeksi ve dünya belirsizlik endeksi benzer bir tablo ortaya koydu. Ekonomi politikalarına ve ticaret politikalarına ilişkin belirsizlik endeksleri, zirvelerinden kısmen geri gelmiş olsa da hâlâ tarihsel olarak oldukça yüksek seviyelerde seyrediyor.
Asıl kritik olan ise Dünya Belirsizlik Endeksi’nin ulaştığı zirveden bir türlü geri dönememesi. Bu endeks, yalnızca ekonomik değil; jeopolitik riskleri, diplomatik gelişmeleri, uluslararası ilişkileri, savaşları ve pandemileri de kapsaması açısından son derece önemli. Kısacası, ekonomi dışı tüm riskleri içeren geniş bir çerçeve sunuyor.
Piyasaların son derece hızlı yön değiştirebileceğini unutmamak gerekir
Bu endeksin neden hâlâ düşmediğini yılın ilk günlerinde yaşanan gelişmelerle bir kez daha görmüş olduk. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun sarayından alınarak New York’a götürülmesi, tarihsel bir olay olarak kayıtlara geçti. Uluslararası hukuk, düzen ve diplomasi açısından bakıldığında yaşananların tasvip edilmesi mümkün değil. Dünyamızın geleceği açısından da büyük risklerin ortaya çıktığı da bir geçek. Ancak piyasaların geçmiş tecrübelerine baktığımızda, sıcak çatışmaya dönüşmeyen ve küresel tedarik zincirini bozmayan bu tür gelişmelerin çoğu zaman “olumsuz haber-alım fırsatı” şeklinde fiyatlandığını biliyoruz. Bununla birlikte, piyasaların son derece hızlı yön değiştirebileceğini ve dolaşımdaki paranın büyük ölçüde “sıcak para” niteliği taşıdığını unutmamak gerekiyor. Önümüzdeki günlerde ters yönde gelişmeler yaşanması hâlinde fiyatlamaların da çok hızlı şekilde değişmesi mümkündür.
Bu sürecin Çin’in Tayvan politikası ya da Rusya’nın Ukrayna savaşı konusundaki tutumu üzerinde dolaylı etkileri olabilir. Ancak bu başlıklarda net yorum yapmak oldukça zor. Yine de Çin’in uzun vadeli planlarla hareket eden bir ülke olması ve Tayvan konusundaki kararlı duruşuna rağmen, bu tür gelişmeler sonrasında fevri adımlar atma ihtimalinin görece düşük olduğunu düşünüyoruz. Buna karşın Venezuela’da yaşananlar, ileride Çin ya da Rusya’nın atabileceği adımlar açısından bir referans noktası olma potansiyeli taşıyor.
Çin’in önüne ciddi bir engel çıkabilir
Çin’in Latin Amerika’da en büyük krediyi Venezuela’ya sağladığını, 2000-2023 arası bu ülkeye sağlanan kredinin 106 milyar dolar olduğunu biliyoruz. Çin, Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerini derinleştirmeye, ticaretini daha fazla yuan üzerinden gerçekleştirmeye çalışması ve kendi ödeme sistemini bölgeye entegre etme çabalarını biliyoruz. Bu sürecin devamı açısından Çin’in önüne ciddi bir engel çıkabilecek gibi görünüyor.
Trump’ın Maduro’nun yakalanmasının hemen ardından yaptığı açıklamalarda Grönland, İran ve Kolombiya’ya işaret etmesi önümüzdeki dönemde yeni olası jeopolitik gerilimlere işaret ediyor. Uzun süredir dile getirdiğimiz üzere, dünya genelinde “büyük sıfırlama” olarak adlandırılan bir sürecin içindeyiz. Ekonomiden jeopolitiğe, üretim modellerinden iş gücü piyasalarına kadar hemen her alan yeniden şekilleniyor.
Jeopolitik gelişmelerin hangi bölgelerde ne tür sonuçlar doğuracağını öngörmek zor ve bu alan doğrudan uzmanlık sahamız değil. Ancak ekonomi ve piyasalar açısından şu tespiti yapmak mümkün: Yaşanan gelişmeler sıcak çatışmaya dönüşmediği ve küresel tedarik zincirini bozmadığı sürece, finansal piyasalar ilk anda olumsuz tepki verse bile ana yön genellikle çok sert şekilde bozulmuyor. Önümüzdeki dönemde de bu yaklaşımın geçerli olacağını düşünüyoruz.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve petrol sevkiyatının durması hâlinde petrol fiyatlarının 150–200 dolar seviyelerine çıkması şaşırtıcı olmaz ve piyasaların buna kayıtsız kalması mümkün değildir. Ancak mevcut durumda, dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 20’sine sahip olan ve 300 milyar varillik rezervi bulunan Venezuela’nın günlük petrol arzının hâlihazırda 1 milyon varil civarında olduğu, yıl sonunda 1,2 milyon varile, önümüzdeki iki yıl içinde ise 2 milyon varile yaklaşabileceği hesaplanıyor. Küresel talebin zayıfladığı bir dönemde yeni arzların devreye girmesi, petrol fiyatları üzerinde yukarı yönlü güçlü bir baskı yaratmıyor.
Üstelik son 10 yılda petrolün küresel üretim ve büyüme içindeki ağırlığı da belirgin şekilde azaldı. Bu aslında son derece olumlu bir gelişme. İklim kriziyle mücadele edebilmek için, orta vadede bu bağımlılığın daha da azalması gerekiyor. Bundan birkaç on yıl önce 1.000 dolarlık üretim için bir varil petrole ihtiyaç duyulurken, bugün bu miktar yaklaşık üçte bire kadar gerilemiş durumda. Yani talebin düştüğü, arzın ise hâlâ bol olduğu bir dönemdeyiz.
Bu nedenle, yeni ve büyük jeopolitik riskler ortaya çıkmadığı sürece, petrol fiyatları ve türevlerinde önümüzdeki dönemde yukarıdan ziyade aşağı yönlü bir baskı ihtimali daha güçlü görünüyor. Türkiye ekonomisi açısından bakıldığında ise enerji maliyetlerindeki olası düşüş, enflasyon ve cari açık açısından önemli ve olumlu bir gelişme olacaktır.