Başlık iklim değişikliğini düşündürse de konumuz jeopolitika. Geride bıraktığımız haftada bir birinden ayrı gelişiyor gibi görünse de aslında çok ciddi anlamda ilişkili olduğunu düşündüğüm 2 jeopolitik gelişme yaşandı. İlki elbette gündeme bomba gibi düşen ABD’nin Ukrayna barış planı. Planın detaylarını okumuşsunuzdur; AB ve Ukrayna bu hali ile plana karşı çıkarken Trump da bazı revizyonlar yapılabileceğini açıkladı. Ancak Macaristan da olumsuz bir yanıtta AB yardımlarını bloke edeceğini belirtti. ABD’nin Venezuela üzerinde kurduğu baskıya baktığımda Ağustos ayında ABD ve Rusya’nın Ukrayna konusunda uzlaştığını ve tarafların söz konusu müttefiklerini feda ederek istediklerini aldıklarını belirtmiştim. Ukrayna savaşı ABD’nin gözünde bitmiş bir mücadele. Belki daha önemli bir gelişme Başkan Xi’nin Trump’ı araması oldu. Japonya’nın yeni başbakanının Tayvan’ın güvenliği ile Japonya’nın güvenliğini aynı düzelmede görmesi ile başlayan ve sertleşen bir ortamda kritik bir konuşma. Ticaret savaşının en ateşli günlerinde bile telefon diplomasisine yanaşmayan Xi’nin bu adımı elbette önemli ve muhatabın kim olduğuna da işaret ediyor. Xi Tayvan konusunun Çin için önemini ve kesinliğini paylaşırken aynı zamanda iki ülkenin 2DS’de faşizme karşı savaştığını ve 2DS sonrası düzenin korunması gerektiğini öne çıkarmış durumda. Başkan Trump’ın açıklamasını okuduğumuzda ise “Ukrayna/Rusya, fentanyl, soya fasulyesi ve diğer tarım ürünleri ile pek çok konunun konuşulduğu” belirtiliyor. Ancak doğrudan Tayvan ve Japonya atfı yok. Her iki liderin de G. Kore görüşmelerine atıfta bulunması ve fiziki görüşme daveti kısa vadede olumlu gelişmeler.
Tekrar Rusya konusuna geri dönelim. Gazeteci Christo Grozev paylaştığı twitte ABD’nin teklifinin aslında 28 değil 30 madde olduğu ve bu maddelerin 1- ABD’nin Rus ekonomisini 1990 misali desteklemesi 2- Çin’e karşı iş birliğine gidilmesi olduğunu iddia etti. Gerçekten böyle mi yoksa bir operasyon twiti mi okuyoruz? Bilmek zor. Ancak şu bir gerçek: Rusya bir Batı devleti. Batı kavramını kabaca özetlemek gerekirse: 1- Roma hukuku 2- Yunan medeniyeti ve 3- Hristiyan değerleri üzerine kurulmuş devletler diyebiliriz. Yakın tarihin tamamında bu sistem baskın çıktığı için modernizasyon da Batılılaşma ile eş anlamlı hale gelmiş durumda(ydı). Çin ise bu denklemi kırmaya aday ilk ülke olduğundan büyük bir stres yaşıyoruz. Rusya’ya geri dönersek: ABD, NATO’yu Ruslara karşı kurmadı. ABD NATO’yu alternatif/rakip sistem komünizme karşı kurdu. Bugün ise Rusya alternatif bir sistem değil. Amerikalıların gözünde Avrupa kendisini savunmak istiyorsa ABD’ye güvenmekten vaz geçip asker botlarını giyinmeli. Çin ise alternatif bir sistem kurmaya en yakın rakip. Bu nedenle ABD Rusya ile ilgilenmek yerine Çin’e odaklanmak istiyor. İki cephede mücadele mümkün değil. Rusya günü geldiğinde Batıya dönmesi kesin bir ülke/kültür. Çin ise değil. Japonya’nın attığı adımlar ABD için çok daha önemli ve desteklenmesi kaçınılmaz olacaktır. Çin hızlı hareket etmesi durumunda ABD yardıma gelene kadar Tayvan’ın pes edebileceğine inanıyordu. Şimdi ise Japonya’nın yardıma koşacağını anlıyoruz. Japonya 2014 yılında önemli bir değişikliğe gitti. Daha önce öz savunma hakkı bir saldırı durumu ile tanımlanıyordu. Yapılan değişikliklerle müttefik bir ülkeye saldırılması da öz savunma için yeterli koşul haline geldi. Tayvan Japonya tarafından bir ülke olarak kabul edilmiyor. Ancak anlaşılan Japonya stratejisini bu değişikliklere dayandırarak oluşturuyor. ABD ve Çin arasında yaşananlara baktığımızda bir savaş kaçınılmaz mı sorusu devamlı soruluyor. Peki ABD ve SSCB arasında bir savaş nasıl önlenebilirdi. Konu ile ilgili incelemeleri olan J.L. Gaddis şu maddeleri öne çıkartır:
1- Diğer gücün etki bölgesine saygı gösterme. Yani “iç işlerine karışmama” . SSCB ABD’nin Batı Avrupa ve Latin Amerika politikalarına müdahale etmediği gibi ABD de SSCB’nin Doğu Avrupa ve Kuzey Asya işlerine müdahale etmedi. Gaddis burada önemli bir noktaya dikkat çeker. Bloklardan çıkış netleşmediği sürece güçler müdahale etmez. Yani ABD Yugoslavya veya Çin SSCB’den ayrıldığında devreye girmiştir ancak 1965 Macaristan, 1968 Çekoslovakya ve hatta çok daha net bir kopuş olan 1981 Polonya vakalarında tavır koymamıştır. SSCB devrim sonrası 1959 Küba’sını desteklerken İran, Guatemala vs vakalarında çekimser kalmıştır. Tayvan bu gözle bakıldığında önemli bir başka örnek. Öte yandan Çin’in gerçek anlamda SSCB tarzı etki alanı henüz yok ancak özellikle Afrika aday bir bölge. Afrika 5G’den Çin tv dizilerine kadar Çin’in safında yoğunlaşıyor.
2- Doğrudan savaştan kaçınma. Ülkeler vekillerini savaştırmaktan çekinmemiştir ancak doğrudan taraf olmalarını gerektirecek hareketlerden ve gel gelden kaçınmayı da bilmiştir.
3- Nükleer silahların sadece son çare olarak kullanılacağına dair zimmi bir anlaşma olması.
4- Tahmin edilebilir anomaliyi tahmin edilemez stabiliteye yeğ tutmaları. İkiye bölünmüş Almanya ve Kore, Florida’dan 90 mil uzaktaki Küba ve Küba’da bir ABD donanma üssü bulunması gibi sürdürülmesi imkânsız anomaliler kabul görmüş ve taraflar bu sorunların çözümü için çok daha büyük sorunlar yaratabilecek rasyonel anlaşmalar çabasına girmemiştir. Tayvan da benzer bir statüde diyebiliriz.
5- Karşı tarafın liderlik yeteneklerinin altını kazmaya çalışma. Stalin’in vefatından sonra yaşanacak koltuk kavgasını sömürmesi beklenen ABD Başkan Eisenhower’ın girişimi ile tüm adayları silahsızlanma anlaşmasına davet etmiştir. Uluslararası stabilite sağlamaya çalışırken ulusal bazda destabilize edecek adımlar atmanın anlamı yoktur.