
Türkiye’nin işgücü piyasalarına baktığımızda, öne çıkan iki unsur bulunmaktadır. Bunlardan ilki, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’nin de hızla yaşlanan nüfusla bağlantılı demografik baskılarla karşı karşıya olmasıdır. TÜİK verilerine göre, 65 yaş ve üzeri nüfusun toplam nüfus içindeki payı giderek artmakta; buna karşılık çalışma çağındaki nüfusun payı azalmaktadır. 2020 yılında, 65 yaş ve üzerindeki her bir kişi başına yaklaşık 7 çalışma çağında kişi düşerken, mevcut projeksiyonlar 2040 yılında bu sayının 4’ün altına ineceğini göstermektedir. Mevcut çalışanların primlerinin mevcut emeklilerin maaşlarını finanse ettiği “dağıtım esaslı” Türk emeklilik sistemi göz önünde bulundurulduğunda, demografik baskıların gelecekte emeklilik sistemi üzerinde ciddi baskılara dönüşeceği açıktır. Politika perspektifinden bakıldığında, bu durum söz konusu baskıları hafifletmek için işgücünü genişletecek yolların bulunmasını kritik hale getirmektedir.
Kadın işgücünü artıracak yolların bulunması hayati önem taşıyor
Türkiye işgücü piyasasında öne çıkan ikinci unsur ise mevcut toplumsal cinsiyet dengesizlikleridir. Türkiye’de kadınların yalnızca yüzde 36’sı işgücüne katılmaktadır; bu oran erkeklerin yaklaşık yarısıdır ve tipik bir OECD ülkesine kıyasla yaklaşık 20 puan daha düşüktür. Firmaların yüzde 10’undan daha azı kadınlara ait ya da kadınlar tarafından yönetilmektedir. Kadın işsizlik oranı yüzde 12 ile erkeklerin yüzde 7 olan işsizlik oranının neredeyse iki katıdır. Ayrıca, 15-24 yaş aralığındaki her üç genç kadından biri ne istihdamda ne eğitimde ne de mesleki eğitimdedir; bu da büyük bir yetenek havuzunun sessizce kaybolduğu anlamına gelmektedir. Bu açıklar büyüme ve verimlilik üzerinde baskı oluşturmaktadır. Bir kez daha politika perspektifinden bakıldığında, kadın işgücünü artıracak yolların bulunmasının hayati olduğu ortaya çıkmaktadır.
İlginçtir ki, her iki soruna verilecek politika yanıtının ortak noktası ekonomide daha fazla iş yaratılmasıdır. İşler gelir, umut ve onur sağlar. Bu düşünce, Dünya Kadınlar Günü’nde daha da anlam kazanmaktadır: Kadınların işgücüne daha fazla katılımı, büyük ölçüde nüfus yaşlanmasının olumsuz etkilerini dengeleyebilir.
Katı işgücü piyasası zorlukları daha da derinleştiriyor
Peki, pratikte neler yapılabilir? Öncelikle, Türkiye’nin son 10 yıldaki etkileyici ekonomik büyümesinin yeterince istihdam yaratmadığı ve bunun da işgücü piyasasına yeni girenler -özellikle kadınlar- için fırsatları sınırladığı gerçeği dikkate alınmalıdır. İkinci önemli konu çocuk sahibi olmaktır: Türkiye’de ilk çocuğun doğumu, bir kadının çalışma olasılığını yüzde 24 azaltırken, bu oran erkekler için yalnızca yüzde 1’dir. Üç yaş altı çocuğu olan 25-49 yaş arası kadınlarda istihdam oranı yüzde 28 iken, aynı yaş grubundaki erkeklerde bu oran yüzde 90’dır. Kadınlar, işgücüne katılmamalarının başlıca nedenleri olarak bakım sorumluluklarını ve ev içi işleri göstermektedir. Buna karşılık Türkiye, OECD ülkeleri arasında erken çocukluk eğitimi ve bakımına en az harcama yapan ülkedir; 0-2 yaş arası çocukların yüzde 1’inden daha azı resmi bakım hizmetlerinden yararlanmaktadır. Üçüncü olarak, kadınların finansmana erişimindeki fark yalnızca büyük değil, aynı zamanda benzer ülkelere kıyasla giderek artmaktadır: Türkiye’de erkeklerin yüzde 85’i bir banka hesabına sahipken, kadınlarda bu oran yalnızca yüzde 63’tür. Bu 22 puanlık fark, üst-orta gelirli ülkeler ortalamasının beş katıdır. Finansmana erişim olmadan kadınlar tasarruf edemez, borçlanamaz ve iş kuramaz. Katı işgücü piyasası düzenlemeleri ve sosyal normlar da bu zorlukları daha da derinleştirmektedir.
Dünya Bankası olarak nihai hedefimiz, büyümeyi yerel istihdama dönüştüren ve insanların yaşadıkları yerlerde fırsatları açığa çıkaran ekonomilerin inşa edilmesine destek olmaktır. Türkiye’de Dünya Bankası destekli programlar, geniş ölçekte istihdam yaratılmasına ve kadınların becerilerini kayıtlı işlere dönüştürmelerine katkı sağlamıştır. Sosyal girişimler ve kooperatifler binlerce kişiyi piyasalara bağlarken, hedefli finansman kadınlar tarafından yönetilen ya da kadın istihdam eden firmalara uzun vadeli sermaye yönlendirmiştir. Tarımda, ücret sübvansiyonları binlerce kayıtlı işin oluşmasını tetiklemiş; bu işlerin yaklaşık yüzde 40’ı eşit ücret ve sözleşme koşullarıyla kadınlara sağlanmıştır. Sanayide ise puanlama avantajları ve elverişli geri ödeme koşulları, kadın liderliğindeki firmaların finansmana erişimini artırmaktadır. Özel sektör genelinde sağlanan garantiler, kadın liderliğindeki firmalar için önemli miktarda finansmanı harekete geçirmiştir. Hatta küçük çocuk bakım destekleri bile kadınların beceri geliştirme programlarına katılımını artırmıştır. Bu programlar, doğru finansman, teşvikler ve bakım desteği bileşiminin kadınlar için işgücü piyasası sonuçlarını değiştirebileceğini göstermektedir.
Bu müdahaleler neden önemlidir? Çünkü engeller inatçıdır, ancak çözülebilir. İleriye giden yol karmaşık değildir, her ne kadar siyasi açıdan zorlayıcı olsa da: Türkiye bu önemli gündemde liderlik edebilecek kurumlara, girişimcilere ve enerjiye sahiptir. Bir sonraki adım ölçeklendirmedir. İşe yarayan uygulamaları projelerin ötesine taşıyarak ulusal politikalara, sektörler arası uygulamalara ve bütçelere entegre etmektir. Kadınların güçlendirilmesi, Türkiye’nin beşeri sermayesine ve uzun vadeli rekabet gücüne yapabileceği en güvenilir yatırımdır.