PROF. DR. NURETTİN BİLİCİ - Çankaya Üniversitesi Öğretim Üyesi
İnsanoğlu (Homo Sapiens) yani “Akıllı İnsan”ın kökeni zamanımızdan yaklaşık 200 bin yıl öncesine dayanır. Doğu Afrika’da doğan “Akıllı İnsan” burada çoğaldıktan sonra Dünya’yı keşfetme yolculuğunu başlatır. Nil Vadisi’ni takip ederek Akdeniz’e ulaşır. Bugünkü İsrail, Filistin, Lübnan, Suriye üzerinden Anadolu’ya girer. Çumra (Konya) yakınlarında Çatalhöyük’te dünyanın ilk şehrini kurar. (MÖ 7000 yılları) İnsanoğlunun yerleşik yaşama geçtiği ilk büyük yer olan Çatalhöyük şehrinin nüfusu o tarihlerde 6-9 bin kişi arasındadır. Dünyanın toplam nüfusu ise 5 milyon civarına ancak ulaşabilmiştir.
İlk “Akıllı İnsan”ın Dünya üzerinde görünmesinden bu yana 193 bin yıl geçmiştir. O vakte kadar avcı/toplayıcı olan yani doğada bulduğuyla yetinen insanoğlu Çumra’da “Tarım Devrimi”ni gerçekleştirir; ekip biçmeye ve hayvanları evcilleştirmeye başlar. Hayat kolaylaşır; insan ömrü 20’lerden 30’lara 40’lara çıkar.
Yüzyıllar geçer. İnsan çoğaldıkça yaşadığı topraklar onu doyurmaz hale gelir ve başka topraklar arar. Şehirlerden ülkeler, ülkelerden krallık, imparatorluklar doğar. Kavga kargaşa hiç eksik olmaz. İnsanoğlu bencildir: en güçlü olmak ister, kendisi için en iyiyi ister. Bu arada başkalarının haklarına el uzatmaktan da çekinmez. Irk bahanesiyle, din bahanesiyle... savaşlar çıkarır.
Öyleyse “insan”ın “hakkı”ndan bahsedebilmemiz için öncelikle “insan”ın karakteri üzerinde durmamız gerekir. 1948 yılında kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 1. maddesinde “tüm insanların akıl ve vicdanla donatıldıkları, eşit doğdukları ve özgür oldukları” yazar. Aynı maddede “Bütün insanlar birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar” ifadesi de yer alır. İtalyan bilgin Carlo Maria Cipolla’ya (1922-2000) göre insanlar 4 sınıftır: saflar (âcizler), aptallar, haydutlar, zekiler. Alman filozof Nietzsche (1844-1900) ise üç tip insan karakterinden bahseder: Çoğunluk için “Deve” tiplemesini yapar. “Aslan” grubunda kendi aklıyla olup bitenleri değerlendirebilen insanlar yer alır. “Çocuk” diye karakterize edilen son grupta ise yaratıcılık kabiliyeti olan özgür insanlar vardır.
Aynı yazarlar insanların %10 civarındaki kısmının “Zekiler”den (Nietzsche’de “Çocuk”lardan) oluştuğunu not eder. Bu son gruptaki insanlar yeni fikirler ortaya koyan, yeni buluşlar yapan bu şekilde yaşadıkları toplumun ileriye gitmesine katkı veren kişilerdir. Farklı toplumlar arasında ortaya çıkan rekabet zeki insanların korunması ihtiyacını ortaya çıkarır. Artık bilimin, buluşların öneminin farkına varılmıştır; düşünen, fikir/sanat üreten insan sayısının artırılması gerekir. İnsanın yaratıcı olması, özgür olmasına bağlıdır. Orta Çağ’ın tek tip düşünce anlayışı Avrupa’nın başka ülkeler karşısında ileriye değil geriye gitmesine sebep olmuştur. Artık bilinenlerin dışında farklı şeyler söyleyenler dışlanmamalı, kötü muameleye maruz kalmamalıdır. Kısaca, bulunduğu toplumun refahını artırma kapasitesine sahip olan “İnsan” “değerli”dir; fiziksel ve düşünsel anlamda korunması, kendisine gerekli olanakların sağlanması gerekir. Bu şekilde insanoğlu mutlu (huzurlu) olacak ve kendi potansiyelini en iyi şekilde ortaya çıkarabilecektir. İnsanın özgürce düşüncelerini söylemesi, yanlışları ortaya çıkarması ülkenin ve dünyanın daha kaliteli, daha huzurlu bir yer olmasına katkı yapacaktır.
İnsan potansiyelinin en iyi şekilde ortaya çıkmasına katkı verecek olan bu haklar iki grupta toplanır. İlk grupta “pozitif haklar” diye de isimlendirilen yeme içme, eğitim, sağlık, aile kurma gibi fiziksel ihtiyaçlarla ilgili haklar sayılır. Bu grup hakların en iyi şekilde karşılanması ülke yönetiminin görevi olmalıdır. Düşünce, inanç özgürlüğü gibi haklar da “negatif haklar” şeklinde isimlendirilir. Yönetimin bu hakların kullanılmasına engel olmaması, engellemek isteyenlere de dur demesi gerekir. Aynı grupta konut dokunulmazlığı, haberleşme özgürlüğü, özel hayatın gizliliği, mülkiyet hakkı gibi daha pek çok başka hak yer almaktadır.
Saydığımız haklar arasında en önemlilerinden birinin inanç özgürlüğü yani laiklik anlayışı olduğu düşünülür. İnanç özgürlüğü ancak laik devlet olunca mümkün olabilir. Laik anlayış devletin din işleri konusunda tarafsız kalmasını, tüm dini inanışlara (hatta inanmayanlara) karşı eşit mesafede durmasını gerektirir. Laiklik anlayışına geçilmesi sayesinde Avrupa; Ortodoks, Katolik, Protestan vb. din savaşlarından yakasını kurtarır. Din kavgalarına harcanan enerji Avrupa’nın ilerlemesi, refah devleti olması için harcanır. Köleler özgür insan olur; küçük çiftçiler işçi olur. Bu şekilde Avrupa 9 bin yıl önce Anadolu’da (Çatalhöyük’te) gerçekleşen “Tarım Devrimi”ne “Sanayi Devrimi”ni ekler. Radyoyu, telefonu, televizyonu, otomobili, treni, uçağı, interneti vd. keşfeder. Bu şekilde çok daha rahat ve renkli bir dünyada yaşamaya başlar: Ortalama ömür 80-90’lı yaşlara çıkar.
İnsan hakları uygulamasını başlatan Avrupa Konseyi üyesi ülkeler hak ihlallerini denetlemek üzere Strazburg İnsan Hakları Mahkemesini kurarlar. (1959) İnsan haklarına uyum gösteren ülkeler zenginleşirler ve dünyanın gözde ülkeleri haline gelirler. Buna karşılık, uyum gösteremeyen ülkelerinin başları dertten kurtulmaz; (din/tarikat/ideoloji/ırk kökenli) iç kavgalarla, huzursuzluklarla kaynaklarını heba ederler. Aynı ülkeler insan haklarına değer vererek zenginleşen ülkelerin kontrolü altına düşerler.
Şöyle bitirebiliriz: Çağdaş ülkelerde insan hakları; hukukun öncülleridirler yani hukukun üzerine inşa edilmesi gereken temel (a priori) ilkelerdirler. Aynı ülkelerde insan haklarına saygı, kanun devleti olmak yerine hukuk devleti olmak anlamına da gelir.