ALİ RIZA ÖNER - Atık Yönetimi ve Atıktan Enerji Üreticileri Derneği (TAYED) Başkanı
Dünya, son yıllarda yaşanan gelişmelerle birlikte yeni bir ekonomik ve jeopolitik döneme girmiş durumda. Savaşlar, enerji krizleri, tedarik zinciri kırılmaları ve artan bölgesel gerilimler yalnızca devletlerin politikalarını değil, aynı zamanda şirketlerin ve bireylerin yaşam tercihlerini de kökten değiştirdi. Bugün artık küresel sistemin temel sorusu değişmiş durumda. Eskiden “en verimli üretim nerede yapılır?” sorusu ön plandayken, bugün bu sorunun yerini “en güvenli, sürdürülebilir ve yaşanabilir yer neresi?” sorusu almış durumda.
Bu değişim, ekonomik büyümenin doğasını da dönüştürüyor. Artık büyüme yalnızca sermaye ile değil, nitelikli insan gücü ile mümkün. Çünkü teknoloji, mühendislik, finans ve inovasyon gibi alanlarda değer üreten asıl unsur insandır. Bu nedenle ülkeler arasında yeni bir rekabet başladı: yatırım çekme yarışı yerini, yüksek nitelikli insanı çekme yarışına bıraktı.
Pandemi ile birlikte hız kazanan uzaktan çalışma modeli ise bu dönüşümü daha da derinleştirdi. Bugün milyonlarca insan, fiziksel olarak bir ofise bağlı kalmadan çalışabiliyor, gelirini bir ülkeden kazanıp başka bir ülkede yaşayabiliyor. Bu durum yeni bir ekonomik modeli ortaya çıkardı: gelirin kazanıldığı yer ile yaşamın kurulduğu yerin ayrışması. Bu modelin en önemli sonucu ise şu oldu: insanlar artık işe göre değil, yaşamak istedikleri yere göre konumlanıyor. Ekonomik faaliyetler de giderek bu tercihlere göre şekilleniyor.
Tam da bu noktada son dönemde hızlanan bir başka eğilim dikkat çekiyor. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı, İran kaynaklı gerilimler ve Orta Doğu’daki artan belirsizlik yalnızca enerji ve ticaret dengelerini değil, insanların yaşamak istedikleri coğrafyaları da yeniden tanımlıyor. Kuzey ve Doğu Avrupa’da yaşayan, özellikle Rus, Ukraynalı, Alman, Belarus , Kazakistan , Doğu Avrupalı ve İskandinav ülkelerinin vatandaşları artık daha sıcak, daha dengeli ve daha yaşanabilir bir iklim arayışı içinde. Uzun ve sert kışlar, sınırlı güneş ışığı, yüksek yaşam maliyetleri ve yoğun şehir hayatı bu kitleleri güneye doğru yönlendiriyor.
Bu yönelim uzun süredir vardı ancak son yıllarda hız kazandı. Bu süreçte Körfez ülkeleri önemli bir çekim merkezi haline gelmişti. Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Bahreyn gibi ülkeler sundukları yüksek gelir imkanları ve cazip yaşam paketleriyle küresel beyaz yakayı kendine çekti. Ancak bugün bu model de sorgulanmaya başladı. Artan jeopolitik riskler, bölgesel gerilimler, hava sahası güvenliği gibi faktörler bu bölgelerin kırılganlığını ortaya koyarken, aynı zamanda yapısal sorunlar da daha görünür hale geldi. Aşırı sıcak iklim koşulları, yılın büyük bölümünde dış mekân yaşamının sınırlı olması, su ve gıda sistemlerinde yüksek dışa bağımlılık, doğal yaşamın sınırlı olması ve çoğunlukla yapay şehir dokusuna dayalı yaşam biçimi, özellikle uzun vadeli yaşam planı yapan insanlar için ciddi bir dezavantaj oluşturuyor.
Bu noktada çoğu zaman gözden kaçan ancak oldukça kritik bir gerçek daha var. Körfez ekonomilerinin büyümesinde ve özellikle Dubai’nin bugünkü dinamizmine ulaşmasında, bölgesel sermaye ve insan hareketliliğinin çok önemli bir payı bulunuyordu. İranlı, Iraklı ve Rus yatırımcılar, girişimciler ve profesyoneller uzun yıllar boyunca bu ekosistemin önemli bir parçasını oluşturdu. Bu kitle yalnızca finansal katkı sağlamadı; aynı zamanda ticaret ağları, girişimcilik kültürü ve ekonomik canlılık açısından da belirleyici oldu.
Bugün ise bu dengede ciddi bir değişim yaşanıyor. Hem jeopolitik gelişmeler hem de yaşam tercihlerindeki dönüşüm, bu kitleleri yeni arayışlara yöneltiyor. Özellikle Rus ve Ukraynalıların yanı sıra İran ve Irak kökenli yatırımcılar ve profesyoneller için artık yalnızca finansal fırsatlar yeterli değil. Daha güvenli, daha dengeli ve daha yaşanabilir bir ülke arayışı ön plana çıkıyor.
İşte bu noktada Türkiye çok güçlü bir alternatif olarak öne çıkıyor. Çünkü Türkiye yalnızca coğrafi olarak yakın değil; aynı zamanda kültürel, sosyal ve yaşam tarzı açısından da bu kitlelerle önemli ortak değerler taşıyor. Yemek kültürü, sosyal yaşam, aile yapısı, günlük hayatın ritmi ve şehirlerin doğal yapısı, bu insanların adapte olmasını kolaylaştıran unsurlar arasında yer alıyor. Bu durum, Türkiye’yi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda insani ve kültürel olarak da uyumlu bir yaşam alanı haline getiriyor.
Bu arayışın coğrafi olarak daraldığını görüyoruz. Avrupa içinde sıcak iklim, kültürel çeşitlilik ve yaşam kalitesini birlikte sunabilen seçenekler oldukça sınırlı. Bu noktada öne çıkan iki ana hat var: İtalya’nın belirli bölgeleri ve Türkiye’de İstanbul merkezli Marmara hattı ile Akdeniz-Ege kıyı kuşağı.
Türkiye bu noktada çok güçlü bir avantaja sahip. Çünkü yalnızca iklim değil, aynı zamanda doğa, tarih, kültür ve sosyal çeşitlilik sunuyor. Bu da Türkiye’yi yalnızca bir yaşam alanı değil, aynı zamanda çok katmanlı bir yaşam ve üretim platformu haline getirme potansiyeline sahip kılıyor. Ancak bu potansiyelin hayata geçmesi için tek başına coğrafi avantajlar yeterli değil. Türkiye’nin en büyük sorunu kaynak eksikliği değil, model eksikliğidir.
Bugün nitelikli insan Türkiye’den ayrılırken, yabancı profesyoneller Türkiye’yi tercih etmiyor. Uluslararası şirketler kalıcı merkez kurmakta temkinli davranıyor. Bunun nedeni vergi yapısı, hukuki öngörülebilirlik ve bürokratik süreçlerin küresel rekabet açısından yeterince cazip olmamasıdır. Oysa günümüz dünyasında bir profesyonelin ya da yatırımcının baktığı üç temel kriter vardır: kazandığı gelirin ne kadarının kendisine kaldığı, kuralların ne kadar öngörülebilir olduğu ve işlerin ne kadar hızlı ilerlediği. Bu üç başlıkta güçlü bir yapı kuramayan ülkeler, küresel yetenekleri çekemez.
Türkiye’nin bu noktada atması gereken adım parçalı düzenlemeler değil, bütüncül bir model kurmaktır. Bu modelin merkezinde İstanbul ve Antalya yer almalıdır. İstanbul finans, ticaret ve yönetim merkezi olarak yeniden konumlandırılmalı; uluslararası şirketlerin karar aldığı, projelerin yönetildiği ve finansın döndüğü bir merkez haline getirilmelidir. Bunun için uluslararası hukuk altyapısı, hızlı işlem süreçleri ve güçlü bir güven ortamı sağlanmalıdır.
Antalya ise bu modelin yaşam merkezi olmalıdır. Ancak bu yaklaşım Antalya ile sınırlı kalmamalıdır. Türkiye’nin asıl gücü, Akdeniz ve Ege hattı boyunca uzanan geniş bir yaşam ve üretim koridoru oluşturabilme potansiyelidir. Bu koridor içinde Antalya’nın yanı sıra Mersin, Muğla-Bodrum hattı, İzmir ve Adana gibi şehirler de önemli roller üstlenebilir. Bu şehirlerin her biri farklı avantajlara sahiptir ve doğru planlama ile birer çekim merkezi haline gelebilir.
Antalya ve Bodrum daha çok yaşam odaklı, uluslararası profesyonellerin tercih edeceği merkezler haline gelirken, İzmir daha dengeli bir yaşam ve üretim kombinasyonu sunabilir. Mersin liman ve lojistik gücü ile ticari hareketliliği destekleyebilir. Adana ise sanayi, tarım ve enerji altyapısı ile bu ekosistemin üretim ayağını güçlendirebilir. Bu yapı bir bütün olarak ele alındığında ortaya güçlü bir model çıkar: Türkiye yalnızca tek bir şehirle değil, bir yaşam ve üretim koridoru ile rekabet eder.
Bu modelin içinde yeni nesil teknokentler kritik rol oynar. Yabancıların rahatlıkla çalışabildiği, şirket kurabildiği, bürokrasinin minimum olduğu uluslararası teknokentler kurulmalıdır. Bununla birlikte kollektif yaşam alanları, paylaşımlı ofisler ve esnek kira modelleri ile yeni nesil profesyonellere uygun ortam sağlanmalıdır. Çünkü bu insanlar yalnızca çalışmak değil, aynı zamanda sosyal bir çevre içinde üretmek ister.
Aynı zamanda akademik insan kaynağı da bu modelin önemli bir parçasıdır. Avrupa’da erken emekli olmuş ancak hâlâ üretken olan çok sayıda akademisyen bulunmaktadır. Bu kişiler için oluşturulacak bilim vadileri, Türkiye’ye doğrudan bilgi transferi sağlayacaktır. Bu sayede hem genç mühendisler yetişir hem de teknoloji üretimi hızlanır.
Öte yandan jeopolitik gelişmeler Türkiye için büyük bir fırsat alanı da oluşturmaktadır. Savaşların azalmasıyla birlikte başta Ukrayna olmak üzere geniş bir coğrafyada yeniden inşa süreci başlayacaktır. Orta Doğu’da enerji ve altyapı yatırımları hız kazanacaktır. Türk firmaları bu süreçte yalnızca yüklenici değil, ana oyuncu olabilir.
Tüm bu tablo bize şunu göstermektedir: Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat vardır. Ancak bu fırsat doğru model kurulmadan değerlendirilemez. Bugün artık gerçek çok net: sermaye güvene gider, insan özgürlüğe gider, yatırım hıza gider ve bilgi doğru ortama gider. Ve en kritik gerçek ise şudur: insan nerede yaşıyorsa ekonomi orada büyür.
Eğer Türkiye İstanbul’u küresel iş ve finans merkezi, Antalya’dan başlayarak Mersin, Bodrum, İzmir ve Adana’ya uzanan hattı ise küresel yaşam ve üretim koridoru haline getirebilirse; Avrupa’nın kuzeyinden, doğusundan ve Körfez’den yönünü değiştiren bu yeni insan akımını doğru okuyabilirse, bu ülke yalnızca ekonomik olarak büyümez. Aynı zamanda yeni dünya düzeninde söz sahibi olan, yön veren ve oyun kuran ülkelerden biri haline gelir.
Bu dönüşüm artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.