Parayı neden bu kadar önemsiyoruz?
Sevdiğim bir arkadaşımın sevmediğim bir huyu vardır. Marka giyer, lüks yerlerde takılır ve bunu da gözümüze sokar.
Uzun süre bunun sadece gösteriş olduğunu düşündüm.
Sonra Morgan Housel’ın para üzerine yazdıklarını okurken, bu davranışın altında başka bir şey olabileceğini fark ettim.
Arkadaşım Almanya’da büyümüş. Çocukluğunda ve gençliğinde göçmen olmanın ağırlığını taşımış; ırkçılıkla, küçümsenmekle, kendisine yukarıdan bakılmasıyla karşılaşmış.
İnsan böyle şeyleri geride bırakamıyor.
Belki yıllar sonra çok başka bir hayat kurduğumuzda bile içinizde bir yerlerde o eski bakışlara cevap vermeye devam ediyorsunuz.
O yüzden artık onun pahalı bir çantayı gözümüze soktuğunu ya da lüks bir mekandan story attığını gördüğümde aklımdan bazen başka bir şey geçiyor.
Belki içinde bir yerlerde, yıllar önce kendisine yukarıdan bakanlara:
“Buyurun, gördünüz mü ne oldu bu aşağıladığınız kıza?”
O zaman insanın parayla ilişkisinin yalnızca parayla ilgili olmadığını daha iyi anlıyorsunuz.
Harcarken yalnızca bir şey satın almıyoruz. Bazen statü satın almaya çalışıyoruz. Bazen kabul görmek istiyoruz. Bazen kendimize başarılı olduğumuzu kanıtlıyoruz. Bazen çocukken sahip olamadığımız bir şeyi satın alıyoruz. Bazen de sadece “Ben de yapabilirim” demek istiyoruz.
Neden bu kadar para konuşuyoruz, başkalarının serveti neden çenemizi yoruyor ?
Para ve gösterişle imtihan
Morgan Housel özellikle çok para kazanmış insanların para ve gösterişle imtihanını çok güzel anlatıyor. İnsan belli bir noktadan sonra ihtiyacı olduğu için değil, başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceğini yönetmek için para harcamaya başlayabiliyor.
Daha büyük ev.
Daha pahalı otomobil.
Daha özel tatil.
Daha görünür marka.
Ve gariptir, bütün bunları satın alan insan çoğu zaman kendisinin daha fazla takdir edileceğini düşünüyor. Oysa dışarıdan bakan kişi otomobile hayran oluyor, otomobilin sahibine değil.
Housel’ın ilgilendiği diğer taraf ise bunun tam tersi.
Fakir insanlar neden tuhaf harcamalar yapar?
Parası olmayan neden lükse yöneliyor? Çok parası olmayan insanlar da bazen gelirleriyle açıklanamayacak harcamalar yapıyorlar. Hatta kimi zaman, maddi olarak çok daha güçlü insanlardan daha rahat para harcayabiliyorlar.
İlk bakışta son derece mantıksız görünüyor ama onları hoş görün diyor Housel. Çünkü para dünyasında davranışların çoğu matematikle açıklanmıyor.
Parayı neden kazanmak istediğimiz, kazandığımızda neden düşündüğümüz kadar mutlu olmadığımız, başkalarının ne kadar parası olduğunu neden bu kadar merak ettiğimiz, zenginleştikçe neden daha pahalı şeylere ihtiyaç duymaya başladığımız ve bazen hiç ihtiyacımız olmayan şeylere neden inanılmaz paralar harcadığımız…
Bütün bunlar bizi başka bir soruya getiriyor:
Servete kavuştuk diyelim. Sonra ne yapacağız?
Hepimiz servetten konuşuyoruz.
Nasıl daha çok kazanacağız, nasıl yatırım yapacağız, paramızı nasıl büyüteceğiz, nasıl finansal özgürlüğe ulaşacağız?
Konuşuyoruz, konuşuyoruz…
Servete kavuştuk diyelim. Sonra ne yapacağız?
Biz Türklerin bu soruya vereceği ilk cevaplardan birini tahmin etmek çok zor değil: Muhtemelen kocaman bir ev alacağız. Mümkünse daha iyi bir yerde, daha büyük, daha gösterişli…
Sonra daha iyi bir araba.
Sonra belki ikinci bir ev şu bu.
İşte para araç olmaktan çıkıp amaca dönüştüğünde garip bir döngü başlıyor. Daha fazla para, daha yüksek bir yaşam standardı yaratıyor; daha yüksek yaşam standardı ise daha fazla para ihtiyacı.
Bir süre sonra servet bizi özgürleştireceğine, finanse etmek zorunda olduğumuz yeni bir hayat yaratabiliyor.
Üstelik işin daha tuhaf bir tarafı var:
İstediğimiz şeylere kavuşmak bizi, onları isterken hayal ettiğimiz kadar uzun süre mutlu etmiyor.
Bir otomobili deli gibi istediğinizi düşünün.
Aylarca bakıyorsunuz. Modelini, rengini, özelliklerini biliyorsunuz. Belki almak için daha fazla çalışıyor, para biriktiriyor, kendinize hedef koyuyorsunuz.
Sonunda alıyoruz.
Sonra o otomobil yavaş yavaş “yeni otomobiliniz” olmaktan çıkıp yalnızca otomobiliniz oluyor. Bir sabah ona binip işe gidiyorsunuz ve artık üzerinde pek düşünmüyorsunuz bile.
Fakat insanın isteme mekanizması durmuyor.
Otomobil sıradanlaştığı anda gözümüz başka bir şeye kayıyor. Daha iyi bir otomobil, daha büyük bir ev, daha uzak bir tatil, başka bir hedef…
Belki de bizi hareket ettiren şey sahip olmak kadar, hatta bazen sahip olmaktan daha fazla, istemek.
Bu yüzden çok paraya sahip olmanın ilginç bir riski var: İsteklerimizle onların gerçekleşmesi arasındaki mesafe giderek kısalıyor.
Düşünün ki bir gün gerçekten bütün istediklerinize kavuştunuz.
“Bir gün param olursa…” diye başlayan bütün cümleleriniz gerçekleşmiş.
Peki ertesi sabah neden yataktan kalkacaksınız?
Tabii başka ihtimaller de var.
Eşinizi boşayabilirsiniz.
Sonun başlangıcı için oldukça çetrefilli bir hikaye olabilir, insan yaratıcı bir canlı sonuçta.
Şaka bir yana, belki de insanın bütün arzularına kavuşması düşündüğümüz kadar güzel bir final değildir. Çünkü hedefe ulaşmanın verdiği mutluluk geçici olabilir; ama bir hedefe doğru gitmenin verdiği anlam çok daha uzun sürer.
Bu bana Stoacı düşüncenin çok sevdiğim bir fikrini hatırlatıyor: Servete ihtiyaç duymamak, servetin kendisinden daha değerlidir.
Çünkü zenginliğin ölçüsü yalnızca ne kadar paranız olduğu değildir. Mutlu olmak için ne kadar paraya ihtiyaç duyduğunuz da en az onun kadar önemlidir.
Belki gerçek servet, istediğimiz her şeyi satın alabilecek kadar çok paraya sahip olmak değil; mutlu olmak için satın almamız gereken şeylerin sayısını azaltabilmektir.
Bir de paranin bekçisi olmak var
Nassim Nicholas Taleb’in servetle ilgili hoşuma giden bir sözü de meseleyi başka bir yerden yakalıyor:
“İnsanlar servet konusunda ikiye ayrılır: Parayı nasıl harcamaya başlayacağını bilmeyenler ve parayı harcamayı durduramayanlar.”
Gerçekten de parayla ilişkimizin iki ucunda iki ayrı tuzak var.
Bir tarafta kazandıkça harcayan, yaşam standardını sürekli yükselten, bir süre sonra ne kadar kazanırsa kazansın yetiremeyenler var.
Diğer tarafta ise hayatı boyunca biriktiren ama bir türlü harcamaya başlayamayanlar.
Onlar için para artık hayatı daha iyi yaşamanın aracı olmaktan çıkıyor; korunması gereken bir şeye dönüşüyor. Para var, imkân var ama insan kendisine o paradan faydalanma iznini bir türlü veremiyor.
Daha fazla biriktiriyor. Biraz daha güvence, biraz daha güvence…
Sonunda ömür bitiyor, para kalıyor.
İnsan servetin sahibi olarak başladığı hayatı, servetin bekçisi olarak tamamlıyor.
Sadi Şirazi’nin Gülistan isimli eserinde yüzyıllar önce anlattığı ise bu iki ucu aynı hikayede birleştiriyor. Cimri bir baba altınlarını saklıyor ve harcamıyor. Oğlu sakladığı yeri buluyor, altınları alıp harcıyor ve yerlerine bir taş koyuyor. Baba bunu fark ettiğinde perişan oluyor. Oğlunun cevabı ise kabaca şu anlama geliyor: Madem o altınları hiç kullanmayacaktın, orada altın durmuş, taş durmuş; ne fark eder?
Ama hikâyenin ironisi şu ki oğul da doğrunun temsilcisi değil.
Baba bir uçta, oğul diğer uçta.
Biri parasını kullanamayacak kadar ona bağlı; diğeri yarınını düşünmeden harcayacak kadar umursamaz.
Belki de para konusunda asıl ustalık bu iki uç arasında durabilmekte.
Yarını düşünmeden bugünü tüketmemek ama yarın için biriktirirken bugünü de kaçırmamak.
Parayı harcamaktan korkmayacak kadar özgür olmak; harcamayı durduramayacak kadar da ona bağımlı hale gelmemek.
Çünkü paranın tuhaflığı burada:
Harcamayı bilmiyorsanız da sizi yönetiyor, harcamayı durduramıyorsanız da.
Belki gerçek servet, çok paraya sahip olmak değil; ne zaman tutacağınızı, ne zaman bırakacağınızı ve en önemlisi ne için harcadığınızı bilmektir.
Çünkü sonunda mesele ne kadar para kazandığımız değil.
Paranın hayatımızda hangi işe yaradığı.
