Rakamlar bize çok şey anlatır. Ama bazen asıl önemli olan, onların ne söylediği değil, neyi söylemediğidir.
Hafta sonu Arya Kadın Yatırımcılar Platformu'nun bir etkinliğinde Akın Abdula'yı dinledim. Kitaplarını okuduğum, ve dünyaya bakışını ilgiyle takip ettiğim bir isim. Bu kez konusu, küresel ve yerel ölçekte kadınların sermaye ve mülkiyet dünyasındaki değişen konumuydu.
Sunumda oldukça dikkat çekici tespitler vardı. Türkiye'de varlık dağılımının Anadolu'ya doğru kaydığı, İstanbul'daki beyaz yakalıların ekonomik güç kaybetmeye başladığı gibi, alıştığımız ekonomik tabloyu yeniden düşünmemize neden olan değerlendirmeler yaptı.
Ama benim asıl ilgimi çeken, kadınların finans ve yatırım dünyasında giderek daha fazla söz sahibi olmaya başladığına ilişkin tespitlerdi.
Kadınların yalnızca çalışma hayatında değil, sermayenin sahibi, yöneticisi ve yatırım kararlarının belirleyicisi olarak da güçlenmesi elbette çok sevindirici.
Üstelik Akın Abdula'nın söylediklerine kalben katılıyorum. Bu değişimi ben de görüyorum. İş hayatında, çevremde, kadınların giderek daha fazla sorumluluk üstlendiği ve ekonomik kararlar aldığı alanlarda bu dönüşümü gözlemliyorum.
Ama sunumu dinlerken aklıma başka bir soru da takıldı:
İstatistikler bize her zaman gerçeği mi söylüyor, yoksa biraz da görmek istediğimiz gerçeği mi gösteriyor?
Çünkü insanın, inanmak istediği sonuçları destekleyen rakamları sorgulamaya pek de hevesi olmuyor.
Rakamlar yanlış olmayabilir. Ama baktığımız pencere, gördüğümüz gerçeği değiştirebilir.
Bunu düşünürken bir süre önce izlediğim, I. Dünya Savaşı'ndaki asker kasklarıyla ilgili bir video aklıma geldi.
Kasklar gerçekten işe yaramıyor muydu?
1. Dünya Savaşı sırasında ordular, askerleri savaş alanındaki yaralanmalardan korumak amacıyla metal kasklar kullanmaya başladı.
Ancak kaskların yaygınlaşmasının ardından hastanelere ulaşan kafa yaralanması vakalarında artış gözlemlendiği anlatılır.
Şimdi yalnızca bu veriye bakarsanız ne düşünürsünüz?
Kask kullanımı arttı, kafa yaralanmaları da arttı.
Demek ki kasklar işe yaramıyor!
Hatta belki de durumu daha kötü hale getiriyorlar.
Oysa gerçek bunun tam tersi olabilir.
Kaskların koruyucu etkisi, ölümcül olabilecek bazı darbelerin yaralanmayla sonuçlanmasını sağlıyordu. Kask takmayan bir askerin hayatını kaybedebileceği bir durumda, kask takan asker yaralı olarak hastaneye ulaşabiliyordu.
Böylece hastanelerdeki kafa yaralanması vakaları artarken ölümler azalabiliyordu.
Başka bir deyişle, yaralı sayısındaki artış, koruyucu önlemin başarısızlığından değil, bazı askerlerin hayatta kalmasını sağlamasından kaynaklanıyor olabilirdi.
Ne tuhaf değil mi?
Bazen bir sorunu çözmek için attığınız başarılı bir adım, istatistiklerde o sorunu büyütmüşsünüz gibi görünebiliyor.
Bu örnek, hayatta kalma önyargısı (survivorship bias) ve verilerin hangi gruptan toplandığı meselesiyle yakından ilgili.
Hayatta kalma önyargısı, yalnızca hayatta kalanları, başarılı olanları veya gözlemleyebildiğimiz kişileri inceleyip diğerlerini hesaba katmadığımızda ortaya çıkıyor.
Elimizdeki veriler doğru olsa bile, eksik olanları görmediğimiz için yanlış sonuçlara ulaşabiliyoruz.
Uzun yaşamın sırrı zeytinyağı mı, emekli maaşı mı?
Bir de Akdeniz ülkelerindeki uzun yaşam meselesi var.
Yıllardır Akdeniz kıyılarında yaşayan, yüz yaşını aşmış insanları konuşuyoruz.
Ne yiyorlar, ne içiyorlar? Zeytinyağı mı mucize yaratıyor? Domates mi, balık mı, bol sebze mi? Yoksa akşamları içilen bir kadeh şarap mı?
Akdeniz diyeti neredeyse uzun yaşamın formülü haline geldi.
Ama bir zamanlar bu konuda oldukça ilginç, hatta biraz da muzır bir yorum dinlemiştim.
Acaba bazı insanların uzun yaşamasının sırrı zeytinyağında değil de emekli maaşında mı saklıydı?
Şöyle ki, bazı kırsal bölgelerde yaşlı anne babalarının emekli maaşını almaya devam etmek isteyen ailelerin ölüm bildirimlerini yapmadıkları, böylece kayıtlarda yüz yaşını aşmış insanların ortaya çıkabildiği anlatılıyordu.
Bu yorumun ne ölçüde gerçeği yansıttığını bilmiyorum. Elbette buradan Akdeniz diyetinin faydasız olduğu veya uzun yaşayan insanların gerçekte yaşamadığı sonucunu çıkaramayız. Üstelik Akdeniz diyetinin sağlık üzerindeki etkilerini araştıran çok sayıda bilimsel çalışma var.
Ama bu hikâye insanın aklına başka bir soru düşürüyor:
Biz uzun yaşamın sırrını mı araştırıyoruz, yoksa önce gerçekten kimin ne kadar yaşadığından emin mi olmalıyız?
Çünkü bazen mesele istatistiklere hangi açıdan baktığımız değil, o istatistiklerin hangi bilgilerle oluşturulduğu.
Veri yanlışsa, onun üzerine kurduğumuz en parlak analiz de yanlış olabilir.
Başarı istatistiklerde mi, sezgilerimizde mi saklı?
Hayatta kalma önyargısının en çok karşımıza çıktığı alanlardan biri de girişimcilik.
Başarılı girişimcilerin hikâyelerini dinlemeyi seviyoruz. Nasıl başlamışlar? Hangi riskleri almışlar? Hangi stratejileri uygulamışlar? Başarılarının sırrı neymiş?
Bu hikâyeleri dinlediğimizde sanki her şey önceden hesaplanmış, bütün riskler değerlendirilmiş ve doğru kararlar alınmış gibi görünüyor.
Oysa kendi deneyimimden biliyorum ki her zaman böyle olmuyor.
1999'da Datassist'i kurarken kapsamlı bir pazar araştırmasına değil, daha çok sezgilerime, heyecanıma ve gördüğüm bir fırsata güvenmiştim.
Peki, girişimcilikte gerçekten istatistiklerle mi hareket ediyoruz?
Yoksa bazen rakamların bize söylediklerine rağmen, İngilizcede gut feeling dediğimiz o içgüdüsel hisle, sezgiyle, heyecanla mı yola çıkıyoruz?
Ya bazı başarılar, tam da istatistiklerin işaret ettiği yöne gitmediğimiz için ortaya çıkıyorsa?
Sonuçta henüz var olmayan bir pazarın istatistiklerini nereden bulacaksınız?
Henüz kimsenin talep etmediği bir hizmetin gelecekte ne kadar talep göreceğini hangi veriye bakarak hesaplayacaksınız?
Bazen fırsat, rakamların gösterdiği yerde değil, henüz ölçemediği yerde saklıdır.
Ama burada kendime bir itirazım da var.
Bugün başarılı olduğum için sezgilerimin doğru olduğunu düşünüyor olabilirim. Aynı heyecanla, aynı cesaretle, aynı içgüdüyle yola çıkıp başarısız olan binlerce girişimci de vardı.
Onların sezgileri benimkinden daha mı kötüydü?
Belki de yalnızca sonuçları farklıydı.
İşte yine hayatta kalma önyargısına dönüyoruz.
Başarılı girişimcinin sezgilerine vizyon diyoruz. Başarısız olanınkine ise hesapsız risk.
İş dünyasında rakamların söylemediği şeyler
Benzer yanılgılara iş hayatında da sık sık düşüyoruz.
Örneğin bir şirkette müşteri şikâyetlerinin arttığını düşünelim.
İlk tepkimiz, “Hizmet kalitemiz bozuluyor!” olabilir.
Oysa belki de şirket yeni bir müşteri geri bildirim sistemi kurmuştur. Daha önce duyulmayan şikâyetler artık kayıt altına alınıyordur. Veya şirkete gelen yeni çalışan sessizlik kültürünü delmiştir.
Yani sorun büyümemiş, görünür hale gelmiştir.
Ya da çalışan performansını daha sıkı ölçmeye başladığınızda düşük performans gösteren çalışanların sayısı artabilir.
Bu, çalışanların birdenbire kötüleştiği anlamına mı gelir?
Belki de daha önce ölçmediğiniz bir şeyi artık ölçüyorsunuzdur.
Bu nedenle yönetimde rakamlarla çalışmak vazgeçilmezdir ama rakamların arkasındaki gerçek nedenleri anlamadan karar vermemek gerekir.
Sunuma geri dönersek
Akan Abdula'nın yakaladığı bu eğilimin gerçek olmasını ve giderek güçlenmesini bütün kalbimle istiyorum.
Çünkü savaşların, çatışmaların ve kötülüğün giderek daha fazla hayatımıza hâkim olduğu bir dünyada, kadınların bakış açısına, karar alma süreçlerindeki varlığına ve farklı yaklaşımlarına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Kadınların yalnızca ekonomik güç kazanmasını değil, bu gücü kullanarak dünyayı değiştirebilmesini de önemsiyorum.
Ve belki de tam bu yüzden, bu istatistiklerin doğru çıkmasını bu kadar çok istiyorum.
Ama insan en çok da doğru çıkmasını istediği istatistikleri sorgulamalı.
