Yapay zekâ konusunda bugünlerde tuhaf bir telaş içindeyiz. Her gün yeni bir araç, yeni bir model, yeni bir uygulama çıkıyor. Şirketler yapay zekâ stratejilerini açıklıyor, yöneticiler AI projelerini duyuruyor, çalışanlar yeni araçları öğrenmeye çalışıyor.
Kimse geride kalmak istemiyor.
FOMO (Fear of Missing Out), yani bir şeyleri kaçırma korkusu, teknoloji dünyasında yeni bir biçim aldı. Artık yalnızca bir etkinliği, fırsatı veya trendi kaçırmaktan korkmuyoruz; geleceği kaçırmaktan korkuyoruz.
Ama bu telaşın içinde önemli bir soruyu atlıyor olabiliriz: Herkesin koştuğu yere gitmek zorunda mıyız? Daha önemlisi, nereye gittiğimizi biliyor muyuz?
Yapay zekânın potansiyeli kuşkusuz büyük. İş yapış biçimlerimizi, üretkenliği, karar alma süreçlerini ve meslekleri dönüştürüyor. Fakat her yeni teknolojiyi kullanma zorunluluğu hissetmek, onu gerçekten anlamak ve doğru kullanmakla aynı şey değil.
Hız başka muhakeme başka
Yapay zekâyı kullanırken dikkatimi çeken bir nokta var. Çok iyi bildiğimiz, yıllarca deneyim kazandığımız bir konuda ona soru sorduğumuzda cevaplarının sınırlarını görebiliyoruz. Bazen yüzeysel kaldığını, bazen ortalama bir düşünceyi tekrar ettiğini, bazen de çok önemli bir ayrıntıyı atladığını fark ediyoruz. Deneyimimiz bize bir kontrol mekanizması sağlıyor.
Peki hiç bilmediğimiz bir konuda?
Orada durum değişiyor. Karşımızda düzgün kurgulanmış, tutarlı ve kendinden emin bir cevap var. Ama cevabın ne kadar doğru, ne kadar eksik veya yanıltıcı olduğunu değerlendirecek bilgi birikimimiz olmayabiliyor. Ve doğru kabul ediyoruz.
Bilmediğimiz konuda, bilmediğimizi de bilemeyebiliyoruz.
İşte benim asıl kaygım burada başlıyor. Yapay zekânın yanlış cevap vermesinden çok, bizim o cevabı sorgulamadan doğru kabul etmemiz. Yapay zekâya güvenmekle düşünme sorumluluğunu ona devretmek arasında büyük bir fark var.
Üstelik sürekli felaket senaryoları, işlerin ortadan kalkacağına ilişkin haberler ve yapay zekâ ajanlarının kontrol dışına çıkabileceğine dair gelişmelerle karşı karşıyayız. Hugging Face üzerinde gerçekleşen ajan saldırıları gibi olaylar da bu kaygıları besliyor.
Böyle bir ortamda liderlerin bir başka sorumluluğu, kendi muhakemelerini bu olumsuz haber akışına ve teknoloji paniğine teslim etmemek.
İnsanı insan yapan dört özellik hâlâ önemli
Yapay Zeka alanında yazılan kitaplar, bir yandan okuyucuları çekiyor, bir yandan hızla güncelliklerini yitiriyor. Bazıları ise Yapay Zeka çılgınlığına bariyer koyuyor. Dr. Eve Poole’un Robot Souls: Programming in Humanity kitabında ortaya yaklaşım bence hem kayda değer hem de burada anlatmaya değer. Poole, teknoloji açısından gereksiz veya verimsiz görülebilecek bazı insani özelliklerimizi, bizi insan yapan temel nitelikler olarak ele alıyor.
Şöyle:
- Duygularımız ve empati kurabilmemiz.
İnsan yalnızca mantığıyla karar vermez. Sevinir, korkar, üzülür, başkalarının acısını hisseder. Duygularımız, insanlığın evrimsel yolculuğu boyunca gelişmiş; tehlikeleri fark etmemizi, birbirimize bağlanmamızı, iş birliği yapmamızı ve hayatta kalmamızı sağlamıştır. Bazen bizi yanlış kararlara sürükleseler de duygularımız bir kusur değil, insan olmanın ve birlikte yaşayabilmenin temel koşullarından biridir.
- Sezgilerimiz: Verilerin Söyleyemedikleri
Bir ortaklık görüşmesi sırasında, daha en başından birlikte çalışmak istemediğim bir kişi vardı. Nedenini tam olarak açıklayamıyordum ama içime sinmeyen bir şeyler vardı. Yönetici ekibim, iş kararlarına sezgileri karıştırmanın doğru olmadığına beni ikna etti. Kâğıt üzerinde her şey mantıklı görünüyordu. Sonunda ben de ikna oldum. Ancak sonrasında, büyük bir zararın eşiğinden dönerken sezgilerimin ne kadar doğru olduğunu hep birlikte anladık.
Her kararın arkasında eksiksiz veri ve kusursuz bir hesaplama yoktur. Bazen geçmiş deneyimlerimizden, bazen de açıklamakta zorlandığımız bir histen hareket ederiz. Elbette sezgilerimiz bizi yanıltabilir. Ama bana göre belirsizlik karşısındaki en güçlü silahlarımızdan biridir.
- Merakımız ve hata yapabilmemiz.
İnsan yalnızca doğru cevapları arayan bir varlık değildir. Soru sorar, dener, yanılır, bazen de hiç aramadığı bir şeyi keşfeder. Hata yapmak bir algoritma için düzeltilmesi gereken bir kusur olabilir. İnsan içinse öğrenmenin, yaratıcılığın ve gelişmenin önemli yollarından biridir.
- Değerlerimiz, Hedeflerimiz ve Hikâyelerimiz
İnsan yalnızca neyin mümkün olduğunu değil, neyin doğru ve anlamlı olduğunu da sorgular. Kararlarımızı sadece verimlilik veya kazanç belirlemez. Adalet, vicdan, sadakat ve sorumluluk gibi değerlerimiz vardır.
Ama bence asıl önemli olan hedef belirleyebilmemizdir. Yapay zekâ bize bir hedefe nasıl ulaşacağımızı söyleyebilir, hatta bizden çok daha iyi yollar bulabilir. Ancak hangi hedefin peşinden gitmeye değer olduğuna, neyi neden istediğimize karar vermek bizim işimizdir. Bize yol gösteren de değerlerimiz, vicdanımız ve hayatta neyin gerçekten önemli olduğunu belirleyen iç pusulamızdır.
Bir de hikâyelerimiz var. Yaşadıklarımızı, başarılarımızı, hatalarımızı ve öğrendiklerimizi hikâyelere dönüştürürüz. Böylece yalnızca kendi hayatımıza anlam katmakla kalmaz, deneyimlerimizi ve değerlerimizi gelecek kuşaklara aktarırız.
Çünkü insan yalnızca kendisine verilen hedefleri gerçekleştiren değil, kendi hedeflerini seçen ve arkasında bir hikâye bırakan varlıktır.
Bu özellikler bir algoritma açısından verimsizlik sayılabilir. durup dururken sinirlenen bir insan bir projeyi yavaşlatabiliyor. Ama insan hayatında anlamın, ilişkilerin ve kararların temelini bu defolarımız oluşturuyor.
Yapay zekâ çağında asıl tehlike, makinelerin bize benzemeye başlaması değil, bizim giderek makinelere benzemeye çalışmamız değil mi.
Çünkü teknolojiyle yarışırken bizi insan yapan özelliklerimizi köreltirsek, yarışı kazansak bile kaybedeceğimiz çok şey var.
Bir de güven meselesi var.
Yapay zekânın potansiyeli üzerine bütün bu iyimser konuşmaların arasında liderliğin değişmeyen bir görevi bulunuyor: Organizasyonu da bu yolculuğa birlikte çıkarmak.
Çalışanların yapay zekâya güvenmesi gerekiyor. Ama yalnızca teknolojiye değil, bu dönüşümü yöneten liderlere de güvenmeleri gerekiyor.
İnsanlara yeni araçları kullanmayı öğretmek yeterli değil. Neden kullandığımızı, hangi problemi çözdüğümüzü, hangi kararları makineye bırakmayacağımızı da anlatmalıyız.
Bu hepimiz için bir öğrenme eğrisi. Denemek, yanılmak, sorgulamak ve birlikte öğrenmek zorundayız. Çalışanları bu dönüşümün seyircisi değil, öznesi haline getirmeliyiz.
Çünkü dönüşüm, insanlara yeni bir teknoloji yüklemekle değil, onlarla birlikte yeni bir çalışma ve düşünme biçimi geliştirmekle gerçekleşiyor.
Belki de asıl liderlik sınavı burada.
Yapay zekâ çağında liderin görevi her yeni teknolojinin peşinden koşmak değil; hangisinin gerçekten değer yaratacağını ayırt edebilmek. Herkesin heyecanına kapılmadan yönünü belirlemek, belirsizlik karşısında sağduyusunu korumak ve insanları bu yolculuğa güvenle dahil etmek.
Geleceğin nasıl şekilleneceğini bugün kimse tam olarak bilmiyor. Ama nasıl bir gelecek istediğimiz üzerine düşünmek hâlâ bizim sorumluluğumuzda.
Benim için asıl soru şu:
Yapay zekâyı ne kadar geliştireceğimiz değil, onu kullanırken kendi düşünme yeteneğimizi ne kadar geliştirebileceğimiz.
Çünkü belki de yapay zekâ çağının en büyük riski, makinelerin bizim yerimize düşünmesi değil; bizim artık düşünmemize gerek olmadığını sanmamız.
Herkes koşuyor. Ama liderlik bazen koşmak değil, durup doğru yöne bakabilmektir.
Kıyamet senaryoları arasında liderliği korumak
Yapay zekâ konusunda bir başka tehlike de geleceğe ilişkin muhakememizin sürekli felaket senaryoları ve negatif haber dili tarafından şekillendirilmesi.
Bir gün milyonlarca işin ortadan kalkacağını, ertesi gün yapay zekânın insan kontrolünden çıkacağını okuyoruz. Bir başka gün ise bütün sorunlarımızı çözecek mucizevi bir teknolojinin eşiğinde olduğumuz söyleniyor.
Bu iki uç arasında sağlıklı bir değerlendirme yapmak giderek zorlaşıyor.
Oysa bir liderin görevi ne tehlikeleri küçümsemek ne de korkuların yönetimine girmek. Olasılıkları, kanıtları ve gerçekleşmiş sonuçları birbirinden ayırabilmek. Bir gelişmenin ne kadar mümkün olduğunu, ne kadar yakın olduğunu ve kendi organizasyonu için gerçekten ne ifade ettiğini sorgulamak.
Çünkü korku da aşırı iyimserlik de muhakemeyi bozabilir.
Belki de bugün liderlerin en çok ihtiyaç duyduğu yetkinliklerden biri, bilgi bolluğu içinde sağduyularını koruyabilmek. Her habere tepki vermek yerine, hangi gelişmenin gerçekten önemli olduğunu ayırt edebilmek.
Geleceği felaket senaryolarına teslim etmek de, teknolojiye sınırsız güvenmek de bir tür düşünme tembelliği olabilir.
Ben burada bir cümleyi özellikle önemsiyorum:
Liderlik, belirsizliği ortadan kaldırmak değil; belirsizlik karşısında düşünme ve karar verme kapasitesini korumaktır.
