İnsan işten çıkarıldığı gün aynı anda hem kırgın hem minnettar olabilir. Arkadaşlarını özleyip yönetimine kızabilir. Gelecekten korkarken yeni bir başlangıç için heyecan da duyabilir.
Uber’in Trendyol GO’nun kontrolünü 2025’te devralmasının ardından, 2026’da Getir’in Türkiye’deki teslimat faaliyetlerini de bünyesine katmak üzere anlaşmaya varması, Türkiye’nin hızlı teslimat sektöründe önemli bir yeniden yapılanmanın başlangıcı oldu.
Ardından geçtiğimiz haftalarda işten çıkarmalar gündeme geldi.
Aslında teknoloji dünyasında artık işten çıkarma haberleri pek şaşırtıcı değil. Satın almalar, birleşmeler, yeniden yapılanmalar, verimlilik programları derken “lay-off” kelimesi iş dünyasının günlük sözlüğüne çoktan girdi.
Benim dikkatimi çeken ise işten çıkarmaların kendisinden çok, ayrılan çalışanların LinkedIn’de yazdıkları oldu.
Mesajların çoğunda tanıdık bir dil vardı.
Ne kadar güzel insanlarla çalıştıklarını, ne kadar değerli deneyimler kazandıklarını, şirketlerinde geçirdikleri yıllar için ne kadar minnettar olduklarını anlatıyorlardı. Yeni yolculuklarına heyecanla baktıklarını söyleyenler vardı.
İnsan ister istemez düşünüyor:
İşinizi kaybettiğiniz gün gerçekten ilk hissettiğiniz şey minnettarlık mı?
Kimse işten çıkarılmak istemez.
Benim de yıllar önce başıma geldiğinde ne kadar büyük bir kırgınlık yaşadığımı hâlâ hatırlıyorum. Mesele yalnızca işinizi kaybetmek de değildir. İnsan ister istemez “Neden ben?”, “Bunca emeğin karşılığı bu muydu?” diye düşünüyor. İşin içinde biraz hayal kırıklığı, biraz öfke, belki biraz da incinmiş gurur oluyor.
Dolayısıyla işten çıkarılan insanların kızgınlığını da, kırgınlığını da anlayabiliyorum.
Ama aynı insan bütün bunları hissederken orada geçirdiği yılları sevebilir, arkadaşlarını özleyebilir, öğrendikleri için gerçekten minnettar da olabilir.
Bunlar birbirini dışlayan duygular değil.
Ve sonra işin daha pragmatik tarafı geliyor:
Bütün hissettiklerinizi LinkedIn’e yazmak zorunda mısınız?
X ve LinkedIn
Sosyal medyadaki şu bildiğimiz çelişki: X ve LinkedIn.
X’te bu veda mesajları da epey eleştirildi. Hatta yapılan paylaşımlar için kullanılan kelimelerden biri “güzelleme” idi.
İşten çıkarılan çalışanların eski şirketlerine “güzelleme” yaptığı, yaşadıkları hayal kırıklığını söylemek yerine ne kadar güzel bir şirkette çalıştıklarını, ne kadar çok şey öğrendiklerini, ne kadar harika insanlarla tanıştıklarını anlatmaları eleştirildi.
Haksızlar mı?
Pek sayılmazlar.
Gerçekten de insan bazı mesajları okuyunca, “İşten çıkarılmış mı, yılın en iyi çalışanı ödülünü mü almış?” diye düşünmeden edemiyor.
Ama diğer taraftan insanın aklına şu geliyor:
Ne yapsınlar?
“Yıllarca çalıştım, sonra da beni kapının önüne koydular. Çok kızgınım,” diye mi yazsınlar?
Üstelik bunu, yarın yeni bir iş ararken ilk bakılacak yerlerden biri olan LinkedIn’de mi yapsınlar?
İşten çıkarılan bir çalışanın eski şirketine kızgın olması anlaşılabilir. Haksızlığa uğradığını düşünüyor da olabilir. Ama bu kızgınlığı kamuya açık biçimde göstermesinin ona ne faydası var?
Tam tersine, gelecekteki işvereninin aklına şu soru gelebilir:
“Eski şirketi hakkında böyle konuşuyorsa yarın bizim hakkımızda da konuşur mu?”
İşte LinkedIn’in garip tarafı burada başlıyor.
X’e girdiğinizde dünyada iyi giden hiçbir şey olmadığı hissine kapılabilirsiniz. En masum konu bile birkaç dakika içinde bir tartışmaya, ardından protestoya dönüşebilir.
LinkedIn’e geçtiğinizde ise bambaşka bir dünyaya girersiniz.
Herkes mutludur.
Herkes harika insanlarla çalışmaktadır.
Herkes müthiş şeyler öğrenmektedir.
Ve nedense herkes bir şeyleri “heyecanla paylaşmaktadır.”
Yeni işe başladığımızı heyecanla paylaşırız. Terfimizi heyecanla paylaşırız. Yeni projemizi heyecanla paylaşırız.
Şimdi anlaşılan işimizi kaybettiğimizde bile, orada geçirdiğimiz muhteşem yolculuk için minnettar olduğumuzu paylaşmamız gerekiyor.
Bir platformda öfkeyi, diğerinde mutluluğu biraz fazla seviyoruz.
Gerçek hayat ise muhtemelen ikisinin arasında bir yerde.
Veda mesajı kime yazılıyor?
İnsan işten çıkarıldığı gün aynı anda hem kırgın hem minnettar olabilir. Arkadaşlarını özleyip yönetimine kızabilir. Gelecekten korkarken yeni bir başlangıç için heyecan da duyabilir.
Ama LinkedIn bu kadar karmaşık duyguları pek sevmiyor.
Orada hikâyenin düzgün olması gerekiyor.
Çalışan eski şirketine veda ettiğini düşünüyor. Oysa o mesajı eski çalışma arkadaşlarının yanı sıra belki de gelecekte kendisini işe alacak insanlar okuyor.
Veda mesajı, bir sonraki iş görüşmesinin ilk cümlesine dönüşüyor.
Eskiden işten çıkarılmak insanın yakın çevresinde yaşadığı özel bir deneyimdi. Bugün ise aynı olayın bir de dijital kaydı oluşuyor.
Ne söylediğiniz, nasıl söylediğiniz, eski şirketinizden nasıl bahsettiğiniz profesyonel kimliğinizin bir parçası haline geliyor.
Bu yüzden artık yalnızca kariyerimizi değil, kariyerimizde başımıza gelenleri anlatma biçimimizi de yönetiyoruz.
Kendi hayatımızın halkla ilişkiler müdürü
Belki de kişisel marka denilen şey bizi yavaş yavaş kendi hayatımızın halkla ilişkiler müdürüne dönüştürdü.
Şirketler kötü bir şey olduğunda kriz iletişimi yapar.
Artık çalışanlar da yapıyor.
Profesyonel olmalılar.
Geleceğe baktıklarını göstermeliler.
Ve mümkünse bütün bunları “yeni fırsatlar için heyecanlıyım” diye bitirmeliler.
Bu davranışın ne kadarının samimi, ne kadarının kişisel marka yönetimi olduğunu dışarıdan bilmemiz mümkün değil.
Ama belki de asıl soru bu değil.
Çünkü işini kaybetmiş ve ertesi gün yeniden iş aramak zorunda olan bir insan açısından bakınca:
Başka ne yapsın?
Belki LinkedIn’de gördüğümüz o aşırı pozitif veda mesajları bize çalışanların gerçekte ne hissettiğini değil, bugünün iş dünyasında ne söylemenin güvenli olduğunu anlatıyor.
Ve galiba asıl düşündürücü olan da bu.
Profesyonel hayat bize yalnızca başarılarımızı güzel anlatmayı öğretmedi.
Artık yenilgilerimizi de güzel anlatmayı öğreniyoruz.
Kötü haberi beklemek
Bir de o veda mesajlarındaki iyimserliğin başka bir nedeni olabilir.
Şirket satın almalarında ve birleşmelerinde çalışanlar çoğu zaman karar açıklanmadan aylar önce bir şeylerin değişeceğini bilirler. Ama kimin gideceğini, kimin kalacağını bilmezler.
“Benim bölümüm kapanacak mı?”
“İki şirkette aynı işi yapan iki ekip varsa hangisi kalacak?”
“Benim işim devam edecek mi?”
Belki de en yorucu olan budur.
Her toplantıya başka bir anlam yüklemek, yöneticinin söylediği her cümlenin arkasında bir işaret aramak, koridorda duyulan her söylentiyi ciddiye almak...
“İşimi kaybedecek miyim?” sorusuyla aylarca yaşamak.
Sonra bir gün kötü haber gelir.
İşinizi kaybetmişsinizdir.
Üzücüdür. Kırıcıdır. Belki öfkelendirir. Ama en azından artık biliyorsunuzdur.
İnsanın kötü bir haberi beklemesi, bazen o kötü haberin gerçekleşmesinden bile daha zor olabilir. Çünkü belirsizlikte ne yasınızı tutabilirsiniz ne de önünüze bakabilirsiniz. Karar verildiğinde ise hiç istemediğiniz bir karar bile olsa, önünüzde yeniden hareket edebileceğiniz bir yol belirir.
Dolayısıyla LinkedIn’de gördüğümüz “Yeni yolculuğum için heyecanlıyım” cümlesinin tamamını yapay bir güzelleme olarak görmek de haksızlık olabilir.
Belki o insan gerçekten biraz rahatlamıştır.
Aylarca “Acaba ben miyim?” diye bekledikten sonra artık cevabı biliyordur.
Ve bazen insanı sevindiren şey kötü haber değildir.
Kötü haberin artık beklenmiyor olmasıdır.
