YZ çağında içerik üretmek kolaylaştıkça, kendi sesine sahip olmak daha değerli hale geliyor.
Bildiğim, çok beğendiğim bir hukuk firması var. CEO’sunu da tanıyor ve takdir ediyorum. Renkli bir insan. Fikirleri, hikâyeleri, kendine özgü bir mizahı ve hayata farklı bir bakışı var.
Dolayısıyla zaman zaman sosyal medyada bir paylaşımına rastladığımda merak edip bakıyorum:
“Bakalım ne yazmış?”
Sonra birkaç cümle okuyorum ve çoğu zaman içimden aynı şeyi geçiriyorum:
“Hımm… Bunu ekip yazmış.”
Ve benim için yazı o anda değerini kaybediyor.
Çünkü ben hukuk firmasının iletişim ekibinin ne düşündüğünü merak etmiyorum. Tanıdığım ve takdir ettiğim o insanın ne düşündüğünü merak ediyorum.
Üstelik tuhaf olan şu: Karşımdaki insan son derece renkli, ama onun adına yapılan paylaşımlar soluk.
Gazete kâğıdı gibi.
Her şey doğru. Cümleler düzgün. Mesaj yerinde. Muhtemelen kurumsal iletişim açısından hiçbir kusuru yok.
Ama insan yok.
Geçenlerde Financial Times’ın “Why Everyone’s a Creator — Even the CEO” başlıklı videosunu izlerken aklıma tam da bu geldi.
FT buna “creator” diyor. Ben başka türlü tarif etmeyi tercih ediyorum:
Kendi sesiyle görünür olmak.
“Bu Yaştan Sonra Bir de…”
Ben de video içeriği üretmeye başladığımda benzer bir tereddüt yaşadım.
“Herkes ne der, İK cılar ne der, bu yaştan sonra bir de video mu çekiyor derler mi?”
Sonra gördüm ki hiç de öyle değil.
Yılların biriktirdiği tecrübeyi, kendine ve iş dünyasına ait bir bakış açısıyla anlatmanın bir karşılığı var. Hele bunu kendine de gülebilen, kendini fazla ciddiye almayan bir yerden yapabiliyorsanız.
Belki de kişisel görünürlük tam olarak bu:
“Bakın ben buradayım” demek değil; “Ben buradan baktığımda dünyayı böyle görüyorum” diyebilmek.
Kendi Sesimizle Görünür Olmak
Mesele influencer olmak değil.
Her sabah kahvenizin fotoğrafını paylaşmanız, sürekli video çekmeniz, takipçi saymanız ya da algoritmayla savaşmanız gerekmiyor.
Ama iş hayatında kişisel olarak görünür olmanın değeri giderek artıyor.
Artık yalnızca iyi iş yapmak, iyi bir şirkette çalışmak ya da kartvizitinizde güçlü bir unvan taşımak her zaman yeterli olmayabiliyor. İnsanların sizi, ne bildiğinizi ve nasıl düşündüğünüzü de tanıması önemli bir avantaj sağlıyor.
Bu, herkesin sosyal medyada sürekli konuşması gerektiği anlamına gelmiyor.
Görünürlük ile gürültü çıkarmak aynı şey değil.
Mesele çok paylaşmak da değil.
Ne bildiğinizin, nasıl düşündüğünüzün ve hangi konuda söyleyecek sözünüz olduğunun sizin adınızla ilişkilendirilmesi.
Profesyonel kimliğimiz artık yalnızca çalıştığımız şirketten ve unvanımızdan oluşmuyor.
Eskiden kartvizitimiz kim olduğumuzu büyük ölçüde anlatırdı.
- Genel Müdür.
- CFO
Hele büyük ve itibarlı bir şirkette çalışıyorsanız şirketin markası sizin kişisel markanızın önüne geçerdi. Hatta onun gölgesinde rahatlıkla yaşayabilirdiniz.
Bugün bu denklem değişiyor.
Şirketiniz çok görünürken sizin tamamen görünmez kalmanız, özellikle kariyerinizin bir sonraki aşamasında bir dezavantaja dönüşebiliyor.
Oysa insanlar sizi zaten tanıyorsa, fikirlerinizi biliyorsa ve bir konuda nasıl düşündüğünüzü merak ediyorsa, kurumdan bağımsız bir profesyonel kimliğiniz oluşuyor.
Bu yalnızca genç çalışanlar için geçerli değil.
Yönetici için de.
Uzman için de.
CEO için de.
Eskiden CEO’nun görevi şirketi görünür kılmaktı.
Bugün ise CEO’nun kendisinin görünür olmasının da bir değeri var.
CEO’nun Hesabında CEO Nerede?
Burada şirketlerin yaptığı tuhaf bir şey var.
CEO görünür olsun istiyoruz.
Sonra onun adına yazması için bir ekip kuruyoruz.
Ne söyleyeceğine iletişim departmanı karar veriyor. Metni biri yazıyor, bir başkası düzeltiyor. Kurumsal dile uygun mu diye bakılıyor. Riskli cümleler çıkarılıyor. Sivri köşeler törpüleniyor.
Sonunda ortaya son derece düzgün bir CEO çıkıyor.
Tek problem var:
CEO ortadan kaybolmuş oluyor.
Bütün pürüzleri temizlerken kişiliği de temizliyoruz.
Oysa insanları takip etmemizin nedeni gramerlerinin kusursuz olması değil. Nasıl düşündüklerini merak ediyoruz.
Bir CEO’nun her fikrine katılmak zorunda değilim. Hatta bazen söylediğine kızabilirim. “Bu konuda hiç katılmıyorum” da diyebilirim.
Ama en azından onun söylediğini bilmek isterim.
Kurumsal iletişim departmanının onun söylemesinin uygun olacağına karar verdiği şeyi değil.
Çünkü insanları ilginç yapan şey biraz da pürüzleri.
Sonra bir de YZ geldi
Şimdi bu denkleme YZ’yi ekleyelim.
Artık ortalama bir LinkedIn yazısı üretmenin maliyeti neredeyse sıfır.
“Liderlik üzerine samimi ama profesyonel bir LinkedIn yazısı yaz.”
Birkaç saniye sonra karşınızda gayet düzgün bir metin var.
Biraz daha esprili olsun.
Biraz daha vizyoner.
Biraz daha samimi ama fazla da samimi olmasın.
Hepsi mümkün.
Yakında hepimizin yazıları çok güzel olabilir.
İşte tam da bu nedenle başka bir şeyin değeri artacak:
Gerçek bir sesin.
YZ cümlelerimizi düzeltebilir. Düşüncelerimizi toparlamamıza yardım edebilir. Söylemek istediğimiz şeyi daha iyi ifade etmemizi sağlayabilir.
Bunda da hiçbir sorun görmüyorum.
Ama ortada bize ait bir düşünce yoksa parlatacak bir şey de yok.
Belki önümüzdeki dönemin asıl kıt kaynağı içerik olmayacak.
Zaten içerikten fazlasıyla olacak.
Kıt olan kişilik olacak.
Şirketten Ayrıldığınız Gün
Bir zamanlar kariyerimizin itibarı büyük ölçüde çalıştığımız kurumdan ödünç aldığımız bir itibardı.
“Ben X şirketindeyim.”
“Ben Y bankasının genel müdürüyüm.”
“Yarın orada değilseniz kimsiniz?
Unvan gider. Kartvizit gider. Kurumsal e-posta adresiniz kapanır. LinkedIn’de şirket adınızın yanına bir bitiş tarihi gelir.
Ama insanlar sizi tanıyorsa, fikirlerinizi biliyorsa, belli konularda ne düşündüğünüzü merak ediyorsa, o değer sizinle birlikte gelir.
Hatta işten ayrıldığınızda kişisel olarak tanınıyor olmanız, bir sonraki işe geçiş şansınızı da artırır. Çünkü yeni işveren yalnızca özgeçmişinizdeki şirket isimlerini görmez; sizi de tanır.
Belki kişisel görünürlüğün giderek bir kariyer sermayesine dönüşmesinin nedeni de bu.
Şirketin itibarı şirkette kalır.
Kendi itibarınızı ise yanınızda götürürsünüz.
Kendi sesimizle görünür olmak
Mesele influencer olmak değil.
Her sabah kahvenizin fotoğrafını paylaşmanız, sürekli video çekmeniz, takipçi saymanız ya da algoritmayla savaşmanız gerekmiyor.
Ama iş hayatında kişisel olarak görünür olmanın değeri giderek artıyor.
Çünkü artık kimse şirketleri dinlemek için sıraya girmiyor. Bir şirketin kurumsal hesabından yaptığı kusursuz açıklama çoğu zaman gözümüzün önünden akıp gidiyor. Aynı şekilde bir insanın kartvizitinde CEO, Genel Müdür, Başkan ya da Direktör yazması da tek başına fazla bir şey ifade etmiyor.
Unvan tek başına bir anlam ifade etmiyor.
İnsanlar giderek daha fazla kişinin ne dediğine, nasıl düşündüğüne, neye inandığına, neyi farklı gördüğüne bakıyor.
Bir CEO’yu CEO olduğu için değil, söyleyecek bir şeyi olduğu için takip ediyoruz.
Bir uzmanı çalıştığı şirketin logosu için değil, o konuda bize yeni bir şey düşündürdüğü için dinliyoruz.
Kısacası şirket adı ve unvan kapıyı açabilir.
Ama içeri insanı sokan, onun kendi sesidir.
Bu, herkesin sosyal medyada sürekli konuşması gerektiği anlamına gelmiyor.
Görünürlük ile gürültü çıkarmak aynı şey değil.
Mesele çok paylaşmak da değil. Ne bildiğinizin, nasıl düşündüğünüzün ve hangi konuda söyleyecek sözünüz olduğunun sizin adınızla ilişkilendirilmesi.
Profesyonel kimliğimiz artık yalnızca çalıştığımız şirketten ve unvanımızdan oluşmuyor.
