ÖNDER YILMAZ - FOYDER YÖNETİM KURULU BAŞKANI
Sorunlu ticari krediler meselesi, yalnızca bankacılık sektörünün teknik bir bilanço sorunu olarak görülmemeli. Bu konu doğrudan reel sektörün devamlılığı, istihdamın korunması ve ekonomik istikrarla bağlantılıdır.
Her şirketin yapılandırılabilir olduğu varsayımı gerçekçi değildir. Yapılandırma; ancak ekonomik değeri korunabilir, faaliyetlerini sürdürebilme potansiyeli bulunan şirketler için anlamlıdır.
*****
Bugün Türkiye’de sorunlu krediler denildiğinde kamuoyunda çoğu zaman bireysel dosyalar öne çıkıyor. Oysa rakamlar çok daha farklı bir tabloya işaret ediyor. Toplam kredi stokunun yaklaşık dörtte üçü ticari kredilerden oluşuyor. 2025 yılsonu itibarıyla, sadece yakın izlemedeki krediler ve tahsili gecikmiş alacaklar (NPL) birlikte ele alındığında, 60 milyar Doların üzerinde stres altındaki kredi büyüklüğü ortaya çıkıyor. (Bu tutara, birinci grupta izlenen ancak sorunlu olma ihtimali olan ticari portföy dahil değil.) Bu portföyün ana gövdesini de bireysel değil, ticari krediler oluşturuyor.
Bu tabloya rağmen, sorunlu kredilerin çözümüne ilişkin yaklaşımın hâlâ büyük ölçüde bireysel krediler için geliştirilmiş modeller üzerinden ilerlediğini görüyoruz. Tahsilat, hukuki takip ve teminatların tahsilatı odaklı bu bakış açısı, ticari kredilerin doğasıyla örtüşmüyor.
Ticari kredi, yaşayan bir yapıdır
Bireysel bir kredi çoğu zaman tek borçlu, sınırlı teminat ve net bir tahsilat süreciyle ele alınabilir. Ticari krediler ise farklıdır. Arkasında faaliyet gösteren bir şirket, çalışanlar, tedarikçiler ve çoğu zaman birden fazla alacaklı banka bulunur. Sorunlu hale gelen bir ticari kredi, her zaman başarısız bir iş modeli anlamına gelmez. Çoğu zaman sorun; geçici likidite sıkışıklığı, yanlış vade yapısı, aşırı borçluluk, ortaklar arası anlaşmazlıklar ya da makroekonomik dalgalanmalardan kaynaklanır.
Bu nedenle ticari kredilerde çözüm, sadece alacağın tahsili değildir. Asıl mesele, şirketin faaliyetini sürdürebileceği bir yeniden yapılandırma çerçevesinin oluşturulabilmesidir. Bu çerçeve, finansal yapılandırmanın ötesinde operasyonel ve yönetsel unsurları da kapsamak zorundadır.
Elbette, her şirketin yapılandırılabilir olduğu varsayımı gerçekçi değildir. Yapılandırma; ancak ekonomik değeri korunabilir, faaliyetlerini sürdürebilme potansiyeli bulunan şirketler için anlamlıdır. Bu nedenle sürecin temelinde, şirketlerin objektif bir değerleme ile yapılandırılabilir olup olmadığının tespiti yer almalıdır.
Çok alacaklılı yapı, en büyük darboğaz
Sorunlu ticari kredilerde en kritik konulardan biri, birden fazla bankanın alacaklı olduğu şirketlerdir. Bu tür yapılarda her banka kendi bilançosunu ve alacağını koruma refleksiyle hareket ederken, bütüncül bir çözüm üretmek giderek zorlaşır. Karar alma süreçleri uzar, uzlaşmalar gecikir, şirket değer kaybeder.
Bu durum, ne alacaklı bankalar ne de reel sektör açısından sağlıklı sonuçlar üretir. Şirketler belirsizlik içinde faaliyetlerini sürdürmeye çalışırken, istihdam ve ekonomik değer riske girer. Bankalar ise uzun süre bilançolarında taşıdıkları sorunlu kredilerle karşı karşıya kalır.
Tek merkezli yapılandırma ihtiyacı
Finansal Yeniden Yapılandırma (FYY) modeli, çok alacaklılı yapılarda lider banka etrafında bir koordinasyon sağlasa da, uygulamada her zaman yeterli ve kapsayıcı bir çözüm sunamamaktadır. FYY süreçleri, hem hukuki hem de operasyonel nedenlerle tüm yapılandırma ihtiyaçlarına uygulanabilen genel bir mekanizma değildir; kullanım alanı sınırlıdır. Daha çok şirketlerin finansal kurumlarla geleneksel yapılandırma diye adlandırılan birebir yapılandırma yaptıkları gözlenmektedir.
Tam da bu noktada, sorunlu ticari krediler için tek merkezli bir yapılandırma bakış açısının önemi ortaya çıkıyor. Bu yaklaşım, tüm kredilerin mutlaka bankaların bilançolarından çıkarılması anlamına da gelmemektedir. Bazı durumlarda krediler bankaların bilançosunda kalmaya devam ederken, yeniden yapılandırma sürecinin ortak, profesyonel ve merkezi bir yapı üzerinden yürütülmesi çok daha etkili olabilir.
Böyle bir model;
- Alacaklı bankalar arasında koordinasyonu sağlar,
- Borçlu şirket açısından muhatap sayısını azaltır,
- Karar alma süreçlerini hızlandırır,
- Ve şirketin tasfiyeye sürüklenmeden faaliyetlerini sürdürmesini mümkün kılar.
Elbette bazı durumlarda, sorunlu kredilerin bilanço dışına çıkarılarak tek elden yönetilmesi de rasyonel bir çözüm olabilir. Ancak hangi yol tercih edilirse edilsin, başarıyı belirleyen unsur tahsilat merkezli değil, yapılandırma merkezli bir zihniyet olacaktır.
Sorunlu ticari krediler meselesi, yalnızca bankacılık sektörünün teknik bir bilanço sorunu olarak görülmemeli. Bu konu doğrudan reel sektörün devamlılığı, istihdamın korunması ve ekonomik istikrarla bağlantılıdır. Şirketlerin geçici finansal sorunlar nedeniyle sistem dışına itilmesi, uzun vadede tüm ekonomi için daha yüksek bir maliyet yaratır.
Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey; ticari kredilerin doğasına uygun, çok alacaklılı yapıları yönetebilen, şirketleri tasfiye etmek yerine yeniden ayağa kaldırmayı hedefleyen kurumsal bir kapasitenin güçlendirilmesidir.
Sonuç: Yeni araçlardan önce, yeni bir bakış açısı
Türkiye’de sorunlu krediler tartışması, artık sadece “nasıl tahsil ederiz?” sorusunun ötesine geçmek zorunda. Asıl soru, pozitif değer üreteceği değerlendirilen şirketlerin nasıl yeniden yapılandırılabileceği ve ekonomiye kazandırılabileceği olmalıdır. Bu bakış açısı değişmeden, sorunlu ticari krediler alanında kalıcı ve sağlıklı bir çözüm üretmek zor görünüyor.