MUSTAFA KÜRŞAT ŞAHİNER - GÜVENLİK UZMANI
Tarih bize şunu göstermiştir: Nükleer kapasite tartışması çoğu zaman rejim tartışmasıyla birlikte yürür. Ancak pratikte hedef çoğu zaman rejimin kendisi değil, o rejimin askeri ve stratejik kapasitesinin kontrol altında tutulabilir ve yönetilebilir olmasıdır.
Ortadoğu bir kez daha alevler içinde. Ancak bu kez tanık olduğumuz şey klasik bir çatışma değil; çok daha karmaşık ve tehlikeli olabilecek bir nükleer oyunun zorlanması. Bugün havada uçuşan balistik füzeler ve Demir Kubbe’yi saf dışı bırakan roket yağmurları, aslında buz dağının sadece görünen kısmı.
İran-İsrail-ABD hattındaki gerilim, yüzeyde askeri gibi görünse de özünde stratejik bir eşik mücadelesidir. İran’ın nükleer programı sadece teknik bir enerji meselesi değil; doğrudan rejim güvenliği ve caydırıcılık üretme aracıdır. İsrail için ise İran’ın nükleer eşik seviyesine ulaşması varoluşsal bir tehdittir. Amerika Birleşik Devletleri açısından mesele, bölgesel güç dengesinin kontrol altında tutulmasıdır. Bu üçlü denklem, Ortadoğu’nun güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmesine yol açacak.
İki devlet için artık dengelerin değişme vakti
Şah döneminde İran, İsrail’i Türkiye’den sonra egemen bir devlet olarak tanıyan ikinci Müslüman ülke olmuştur. Bu sayede İsrail dış politikası, başlangıçtan beri ara vermeden bölgesel devletlerce tanınmayı sağlayarak karşı karşıya kaldığı siyasi izolasyon duvarını yıkmaya çalışmıştır. Hatta devrimden sonra bile İsrail, bölgedeki güçlü partnerini kaybetmek istemediğinden, İsrail dışındaki en büyük Yahudi nüfus olan İran Yahudileri kanalıyla İran yönetimiyle iletişimi devam ettirmeye çalışmıştır. Zamanında yakın ilişkilerde bulunan ve Ortadoğu’daki varlıklarını birbirlerine borçlu olduğu söylenen bu iki devlet için dengelerin tam anlamıyla değişme vakti gelmiştir. Artık İsrail lehine bölgede misyonu tamamlanmış olan İran’ın, açık nükleer güç haline gelmesi büyük bir tehdit olarak algılanıyor.
ABD ise bir yandan İsrail’in güvenliğini garanti altına alırken diğer yandan İran’ın geri dönülemez bir nükleer eşiğe ulaşma ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu noktada asıl dikkat çekici olan ise rejim söyleminin yeniden yükselmesi. Tarih bize şunu göstermiştir: Nükleer kapasite tartışması çoğu zaman rejim tartışmasıyla birlikte yürür. Ancak pratikte hedef çoğu zaman rejimin kendisi değil, o rejimin askeri ve stratejik kapasitesinin kontrol altında tutulabilir ve yönetilebilir olmasıdır. Yani mesele ideolojik olmaktan ziyade güç dengesi meselesidir.
Ortadoğu yeni bir yıpratma savaşında mı?
Bu noktada Ortadoğu’nun yeni bir yıpratma savaşına girip girmediği sorusu anlam kazanıyor. Yıpratma savaşı, tarafların doğrudan büyük çatışmaya girmeden birbirini uzun vadede maliyet üretme yoluyla zayıflatmasıdır. Bugün yaşananlara baktığımızda tam ölçekli, kontrollü ve stratejik hamleleri olan bir savaş görmek mümkün değil. Donald Trump’ın savaşın 4 hafta ya da daha az süreceğine ilişkin açıklaması da sahaya bakıldığında gerçekçi gelmiyor. Hatta şu anki çatışmalar her ne kadar daha geniş bir etki uyandırmış olsa da 2025 yılı Haziran ayında gerçekleşen 12 Gün Savaşı’nın devamı niteliğinde görünüyor. Ve eğer İran istenileni yapmazsa bu sıcak çatışmalar seviyesi artan bir şekilde zaman zaman yaşanacak gibi.
Görüldüğü üzere hiçbir aktör tam ölçekli savaşı göze alamıyor; ancak hiçbiri de geri adım atmıyor. Amaç, İran’ı doğrudan savaşa çekmeden, kapasite inşasını pahalı ve riskli hale getirmek. İran şunu biliyor: Nükleer eşiğe yaklaştıkça dokunulmazlığı artacak. İsrail de şunu biliyor: İran o eşiği geçerse bölgedeki üstünlüğü sarsılacak. ABD ise denklemi kontrol altında tutmak istiyor ama yangının büyümesini de göze alamıyor. Yani kimse düğmeye basmak istemiyor. Ama herkes düğmeye biraz daha yaklaşıyor.
Bu tablo Türkiye’yi ilgilendiriyor mu?
Fazlasıyla. Türkiye’nin bölgesel güvenlik politikaları, pek çok sorunu barındıran Ortadoğu coğrafyasında her dönem zorluklara ve risklere karşı dayanıklı olmak mecburiyetindedir. Bu tabloda Türkiye ileri seviye nükleer teknolojiye ve silaha sahip değil ancak İran’la komşu, NATO üyesi ve bölgesel bir güç. Eğer İran nükleer eşik seviyesini aşar ve İsrail daha sert önleyici hamlelere yönelirse, Türkiye’nin güvenlik algısı doğrudan etkilenecektir. Füze savunma sistemleri, hava güvenliği ve bölgesel ittifak dengeleri yeniden tartışmaya açılacaktır.
Bugünkü tablo bize şunu söylüyor: Nükleer silah artık kullanılmak için değil, masada üstünlük sağlamak için vardır. Caydırıcılık, askeri kapasitenin fiili kullanımından çok, o kapasitenin varlığı üzerinden inşa edilir. İran bu kapasiteye yaklaşarak rejim güvenliğini artırmaya çalışırken; İsrail bu süreci geciktirerek kendi güvenliğini tahkim etmektedir. ABD ise bu iki aktör arasında denge kurmaya çalışırken küresel stratejik çıkarlarını korumaktadır.
Sonuç olarak, evet: Ortadoğu yeni bir yıpratma savaşının içindedir. Bu savaşın cephesi nükleer tesislerdir, silahı belirsizliktir, hedefi ise dengeyi kendi lehine çevirmektir. Asıl soru ise şudur: Bu denge uzun süre korunabilir mi, yoksa bir taraf eşiği aşmaya karar verdiğinde tüm bölge geri dönülmez bir kırılmaya mı sürüklenecek?