“Hürmüz faktörü”, küresel enflasyonun yeniden yukarı dönmesine, merkez bankalarının faiz indirimlerini ertelemesine ve küresel büyüme tahminlerinin aşağı çekilmesine neden olabilecek bir zincirleme reaksiyon potansiyeli taşıyor.
Üç gündür televizyon kanallarında herkes Hürmüz’ü konuşuyor. Spor programlarına henüz girmedi, ama yakında girerse şaşırmayın. “Yedi kocalı Hürmüz” benzetmesi bile yapıldı.
Hürmüz konuşulmayı hak ediyor.
Diyorlar ki; artık hiçbir şey 2 Marttan önceki gibi olmayacak. Çünkü o tarihte kritik bir jeopolitik kırılma yaşandı: İran Hürmüz boğazını kapattı. Bu kritik ana, ekonomistlerin seveceği bir tanımla “Hürmüz Moment” ya da “Hürmüz Anı” diyelim.
Hürmüz gerçekten fiilen kapandı mı, yoksa kapanmadı mı? Henüz o da net değil. ABD Hürmüz’ü açık tutmak için bazı finansal ve askeri önlemlerle devreye girdiğini açıkladı ama bu açıklamanın ardından bile Hürmüz Boğazı’na girmeden rotasını değiştiren gemiler olduğu söyleniyor.
Hürmüz’ün kapanması yalnızca askeri ya da diplomatik bir başlık değil; doğrudan ekonomik bir şok anlamına geliyor. Küresel deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık üçte biri, yani günde 13 milyon varil bu dar su yolundan geçiyor. Küresel LNG ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si, özellikle Katar çıkışlı sevkiyatlar yine buradan dünya pazarlarına ulaşıyor. Bu hattın kapanması Brent petrolü 100 doların üzerine taşıyabilecek bir risk primi yaratıyor.
Acaba 1970’lerdeki OPEC şoku boyutuna varacak bir durum yaşanır mı? OPEC krizinin ardından dünya uzun süre kendine gelemedi. Kimi ülkeler yıllarca enflasyonla, kimisi durgunlukla ve kimisi de durgunluk içinde enflasyonla yani stagflasyonla uğraştı.
Tıpkı 2008 krizinden sonra finans literatürüne giren “Lehman Moment” gibi, sistemik bir kırılmayı ifade eden bir eşik gibi şimdi de “Hürmüz Moment” yaşananacak mı? Ancak bu kez finansal sistem değil; enerji, lojistik ve makroekonomik dengeler aynı anda sarsılıyor. Hürmüz Moment’i küçümsememek lazım. Arz şokunun fiyat, enflasyon, cari açık ve büyüme kanalları üzerinden küresel ekonomiye yayıldığı çok katmanlı bir stres anını tanımlayabilir.
“Hürmüz etkisi”ni en fazla kimler hissedecek?
En büyük etkiyi elbette en fazla İran ve bu kanaldan petrol ve gaz satan Körfez ülkeleri hissedecek. Ama bu grup dışında en fazla Asya hissedecek gibi görünüyor. Özellikle Güney Asya oldukça kırılgan. Pakistan LNG ithalatının yüzde 99’unu Körfez’den sağlıyor. Bangladeş’te bu oran yüzde 72. Hindistan LNG’sinin yüzde 53’ünü, petrolünün ise yaklaşık yüzde 60’ını Hürmüz Boğazı üzerinden alıyor.
Doğu Asya’da da risk yüksek. Çin petrol ithalatının yaklaşık yüzde 40’ını Hürmüz üzerinden yapıyor. Mevcut stokları kısa vadeli tampon sağlayabilir. Ancak Japonya ve Güney Kore’nin Orta Doğu petrolüne bağımlılığı sırasıyla yüzde 75 ve yüzde 70. Stokların yalnızca birkaç haftalık talebi karşılayabildiği düşünülürse, uzun süren bir kapanma bu ülkelerin büyüme tahminlerini aşağı çekecektir. Pakistan’ın ve Bangladeş’in krizi bulaşıcı değil, zararı kendilerine ama Hindistan ve Çin hatta Japonya ile Güney Kore öyle değil. Özellikle Hindistan ve Çin hapşırırsa çevresindeki ülkeler anında nezle, hatta grip olabiliyor.
Kısacası “Hürmüz faktörü”, küresel enflasyonun yeniden yukarı dönmesine, merkez bankalarının faiz indirimlerini ertelemesine ve küresel büyüme tahminlerinin aşağı çekilmesine neden olabilecek bir zincirleme reaksiyon potansiyeli taşıyor.
Türkiye’yi de etkiler
Türkiye açısından da durum oldukça sıkıntılı. Enerji ithalatçısı bir ekonomiyiz. Petrol ve LNG fiyatlarındaki artış doğrudan enerji faturamızı büyütür. Bu da değişik kanallardan ekonomiyi etkiler:
- Cari açık üzerinde yukarı yönlü baskı yaratabilir
- Enflasyonda yeni bir dalga oluşturabilir.
- Döviz kuru üzerinde baskıya yol açabilir.
- Lojistik ve sigorta maliyetlerinde artış anlamına gelir.
- Navlun fiyatlarındaki yükseliş yalnızca enerji değil, tüm ithalat kalemlerini pahalılaştırır.
- İhracat tarafında ise Orta Doğu ve Körfez pazarlarına yönelik ticaret ve taşımacılık risk altına girebilir.
“Hürmüz Moment”i Türkiye için yalnızca bir enerji şoku olarak görmemeliyiz. Aynı zamanda önemli bir makro istikrar sınavıdır. Türkiye’nin dezenflasyon sürecinde olduğu bir dönemde ortaya çıkan bu tür bir dış şok, para politikası alanını daraltacak. Merkez Bankası’nın manevra kabiliyeti azalabilir ve maliye politikası üzerindeki yük artar. Zaten gecikmiş ve yavaş giden süreci daha da yavaşlatabilir.
Ne yapmalı?
Keşke bu şoka daha farklı bir makro dengede daha uygun koşullarla yakalansaydık. Ama “keşkeler”i bırakıp ne yapılacağına bakmalıyız. Bunların önemli bir kısmı da hemen bugünden yarına yapılabilecek şeyler değil.
- Enerji arz güvenliği meselesi artık teorik değil stratejik bir zorunluluk. Tedarik kaynaklarını çeşitlendirmek, uzun vadeli kontrat yapısını yeniden gözden geçirmek ve yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırmak gerekiyor. LNG depolama ve gazlaştırma kapasitesinin artırılması da kritik.
- Burada da iş geliyor finansman boyutuna dayanıyor. Türkiye’nin uluslararası piyasalara erişiminin kaybolmaması önemli. Finansörler ve fon sahiplerini ürkütecek davranışlardan kaçınmak gerekir.
- Enerji fiyat şoklarına karşı mali tamponların güçlendirilmesi şart.
- Cari açığı kalıcı biçimde düşürecek yapısal adımların bugüne kadar atılmış olması gerekirdi ama olmadı. Bundan sonrasına bakmak gerekir. Enerji verimliliği politikaları ve sanayide dönüşüm hızlandırılmalı.
- Lojistik ve navlun risklerine karşı alternatif ticaret rotaları ve sigorta mekanizmaları üzerinde çalışılmalı.
Kapanmadan en fazla etkilenecek olan İran, belki önümüzdeki günlerde Hürmüz’ün tekrar çalışmasına göz yumabilir. Ama kapanma uzun sürerse birkaç yıl sonra ekonomi literatüründe “Hürmüz Moment” ve “Hürmüz Faktörü” gibi bir de “Hürmüz Impact” yani “Hürmüz Etkisi” diye bir kavramdan söz edeceğiz. Küresel enerji arzının dar bir boğaza sıkışmasının yarattığı sistemik şoku anlatan bir terim olacak bu. Umarız “Hürmüz Etkisi”ni az hasarla atlatanlar arasında yer alırız.