Para ve sermaye piyasası aktörleri, Merkez Bankası’nın önümüzdeki aylarda yıl başına kıyasla daha temkinli bir duruş sergileyeceği görüşünde. Haklılar. Oysa bu yılın, geçen yıl başlayan faiz indirim sürecinin kademeli biçimde devam ettiği bir dönem olması bekleniyordu.
Kafalarda çok sayıda soru var; iş dünyası yön arıyor.
Eskiden yıl başında yapılan tahminler ve belirlenen hedefler, ancak yılın ikinci yarısında, hatta son çeyreğinde revize edilirdi. Son birkaç yılda bu süre belirgin biçimde kısaldı.
Bankacısından iş insanına, ekonomistinden finansal yatırımcısına kadar geniş bir kesim bugünlerde yıl başı öngörülerini güncellemekle meşgul. Görüştüğüm iş insanları ve bankacılara “Hâlâ yıl başındaki senaryonun gerçekleşeceğini düşünüyor musunuz?” diye sorduğumda, aldığım yanıtlar tahminlerin ciddi biçimde revize edildiğini ortaya koyuyor.
- Yıl başında 2026 için büyümenin yaklaşık yüzde 4, enflasyonun ise yüzde 25 civarında gerçekleşeceği öngörülüyordu. Ancak son gelişmeler ışığında büyüme tahminleri yüzde 3-3,5 bandına hatta bazı kuruluşlarda yüzde 3'ün bile altına çekilirken, enflasyon beklentileri ise yüzde 28-32 aralığına yükseltiliyor. Enerji krizinin kalıcı hale gelmesi özellikle bu iki makroekonomik göstergyi belirgin şekilde olumsuz etkiliyor.
Politika faizinde %30’un altını bekleyen neredeyse kalmadı
- Enflasyon beklentilerindeki bozulmaya paralel olarak politika faizi için yıl sonu tahminleri de yukarı yönlü revize ediliyor. Dün bu yazı yazıldığı sırada yüzde 37 seviyesinde olan politika faizinin bu yıl yüzde 30’un altına inmesini bekleyen neredeyse kalmadı. Hatta bazı bankacılar yılın yüzde 35 civarında tamamlanabileceğini ifade ediyor. Para ve sermaye piyasası aktörleri, Merkez Bankası’nın önümüzdeki aylarda yıl başına kıyasla daha temkinli bir duruş sergileyeceği görüşünde. Haklılar. Oysa bu yılın, geçen yıl başlayan faiz indirim sürecinin kademeli biçimde devam ettiği bir dönem olması bekleniyordu.
- Faiz indiriminin tekrar ne zaman başlayacağına dair tahminler ise oldukça dağınık. Hafta başında S&P Kıdemli Direktörü Frank Gill, CNBC-e’de Tanem Zaman’ın sorularını yanıtlarken, enerji fiyatlarını dikkate alarak yaz sonunun beklenebileceğini belirtti. Bu da sonbahardan önce bir faiz indiriminin zor olduğu anlamına geliyor.
- İran savaşıyla küresel boyut kazanan krizde “Türkiye pozitif ayrışabilir mi?” sorusuna ise çok güçlü bir “evet” yanıtı verilmiyor. En iyimser senaryoda dahi küresel krizin Türkiye’yi sınırlı etkilemesi, bir başka deyişle “teğet geçmesi" iyi senrayo olarak gösteriliyor.
- Son yıllarda özkaynak kârlılığı baskı altında olan bankacılık sektörü de 2026’yı bir dönüm noktası olarak görüyordu. Ancak bu beklentinin de ötelenmekte olduğu anlaşılıyor. Kredi kısıtlamalarının yılın ikinci yarısında gevşemesi öngörülüyordu; mevcut görünüm ise yılı bu kısıtlamalarla kapatabileceğimize işaret ediyor. Bu durum, arzu edilen finansal derinleşmenin de yavaşlamasına neden oluyor.
- Sektörde karlılık sorunu sürse de şu aşamada ciddi bir aktif kalitesi problemi görünmüyor. Tahsili gecikmiş alacakların oranında sınırlı bir artış eğilimi olsa da hala düşük seviyelerde.
- Ödemeler dengesi tarafında görece rahat bir tablo söz konusu. Buna rağmen orada da tahmin revizyonu yaşanıyor. Son veriler, cari işlemler açığının 12 aylık bazda 35 milyar doları aşıp 40 milyar dolara gittiğini gösterince ekonomistler bu alandaki tahminlerini de yukarı yönlü güncelliyor. Daha önce yüzde 1,5–2 aralığında öngörülen 2026 yıl sonu cari açık/GSYH oranının yüzde 2,5 seviyesine doğru yükselmesi bekleniyor. Buna rağmen cari açıktaki genişleme henüz ekonomi için tehdit oluşturacak boyutta değil. Nitekim Fitch’in de vurguladığı gibi, cari açıktan kaynaklanan baskılar hala yönetilebilir düzeyde.
Belirsizlik, karar alma süreçlerinin kalıcı değişkeni haline geldi
- Türkiye açısından bu dönemde iki kritik unsur öne çıkıyor: Dış finansmana erişim ve rezervlerin seviyesi. Küresel belirsizliklere rağmen Türkiye hem kamu hem özel sektör düzeyinde, daha yüksek maliyetlerle de olsa dış finansmana erişimini sürdürebiliyor. Bu durumun devamı büyük önem taşıyor. Öte yandan, yatırımcıların yakından izlediği rezerv göstergelerinde geçmişte olduğu gibi keskin bir düşüş yaşanması veya net rezervin negatife dönmesi, Türkiye’ye yönelik algıyı bozarak finansmana erişimi zorlaştırabilir. Son dönemde rezervler üzerinde bir miktar baskı oluşsa da bu durum piyasa aktörleri tarafından “anlaşılabilir” bulunuyor.
Özetle, hem küresel ekonomi hem de Türkiye ekonomisi zorlu bir dönemeçte yönünü arıyor. Böyle bir ortamda iş dünyası da yatırım kararlarını yeniden gözden geçiriyor. Belirsizlik artık geçici bir “dönem” değil, karar alma süreçlerinin kalıcı değişkeni haline geldi. İş dünyası da bu yeni koşullarda artık büyümeyi olduğu kadar, belki de daha fazla, ayakta kalmayı, nakit akışını ve riski nasıl yöneteceğini yeniden düşünmek zorunda kalıyor.