2016-2025 arasındaki 10 yıllık dönemde yıllık ortalama doğrudan yabancı sermaye yatırımı 6,9 milyar dolara gerilerken, söz konusu dönemde toplam 69,7 milyar dolarlık yatırım girişi kaydedildi.
Geçen haftaki yazımda, reel sektör şirketlerimizin açık döviz pozisyonlarındaki hızlı artış ve bunun yarattığı riskleri değerlendirmiştim. Bu kapsamda, şirketlerimizin yurtdışında yaptıkları doğrudan yatırımların belirgin bir şekilde artmakta olduğuna da dikkat çekmiştim. Bugünkü yazıda, hem yurtdışından ülkemize gelen hem de ülkemizden yurtdışına giden doğrudan yatırımları değerlendirmek istiyorum.
Ekonomistlerin arasında görüş ayrılıkları çoktur. Lakin, yabancı sermaye yatırımları konusunda hemen her ekonomistin birleştiği ortak bir nokta var: Doğrudan yabancı yatırımlar, portföy yatırımlarına göre ekonomik büyüme ve kalkınma amaçlarına daha çok hizmet eder. Bunun nedeni, doğrudan yatırım için gelen yabancı sermayenin, daha uzun vadeli bir bakış açısına sahip olmasıdır. İster burada sıfırdan bir üretim ya da hizmet tesisi kursun, isterse mevcut işletmeleri satın alsın, buraya gelen yabancı, hem üretim hem de istihdam açısından ülkeye katkıda bulunur.
2005-2025’te 130,8 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım geldi
Türkiye, 2004 yılından itibaren yüklü miktarda yabancı doğrudan yatırım çekmeye başladı. Gerek IMF programı, gerekse AB’ye tam üyelik müzakerelerinin başlamış olması, yabancı yatırımcıların gözünde Türkiye’yi çok cazip bir yatırım adresi haline getirmişti. O dönemde hem birleşmeler ve satın almalar, hem de sıfırdan yatırımlar yoluyla yüklü sermaye girişleri kaydediliyordu. Yabancıların Türkiye’deki gayrimenkul alımlarını hariç tutarak, doğrudan sermaye yatırımı verilerine baktığımızda, 2003’te 696 milyon dolar olarak kaydedilen yıllık girişlerin, 2007’de 19 milyar 137 milyon dolar ile tüm zamanların zirvesine ulaştığını görüyoruz. 2015 yılına kadar güçlü seyreden doğrudan yabancı yatırım girişleri, 2005-2015 arasındaki 11 yıllık dönemde, yıllık ortalama 11,9 milyar dolar oldu. Bu dönemde toplam 130,8 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımına şahit olduk.
2016’dan itibarense, yabancıların Türkiye’ye ilgisinin belirgin bir şekilde azaldığını görüyoruz. 2016-2025 arasındaki 10 yıllık dönemde yıllık ortalama doğrudan yabancı sermaye yatırımı 6,9 milyar dolara gerilerken, söz konusu dönemde toplam 69,7 milyar dolarlık yatırım girişi kaydedildi. Bu gelişmede, Türkiye ile ilgili ekonomik ve politik risk algısındaki yükseliş, başta hukuk sistemi olmak üzere kurumların işleyişine ve dayanıklılığına ilişkin endişeler ve kural bazlı ekonomi yönetimi yerine keyfi uygulamaların ağırlık kazanması gibi faktörler etkili oldu.
Aslında bu dönemde Türkiye’nin önüne çok güzel bir fırsat çıkmıştı: Önce küresel COVID salgını, sonrasında da Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte uluslararası ticaret ve tedarik zincirlerinin kırılmaya başlaması, küreselleşme akımlarının zayıflamasına ve birçok uluslararası şirketin, hem tedarik hem de üretim merkezlerini ana pazarlarına daha yakın coğrafyalara taşıma isteğine yol açtı. 2025’te Trump’ın ikinci başkanlık dönemiyle birlikte, uluslararası ticaretin artık daha parçalı ve rekabetçi bir yapıda gerçekleşeceği, dost ülkelerle düşman ülkelerin bloklar oluşturacakları, daha da karmaşık bir küresel ekonomik düzen ortaya çıkmaya başladı. Böyle bir ortamda, hem coğrafi konumu hem de çeşitlilik arz eden üretim kabiliyetleriyle Türkiye, yatırımlarına yeni adres arayan yabancı sermaye için alternatif adreslerden birisi olarak anılmaya başlandı. Ne var ki, ülke içinde ekonomi ve politik istikrarı tesis etmekte zorlanıyor olmamız nedeniyle, karşımıza çıkan bu büyük fırsatı henüz kullanabilmiş değiliz.
Son 5 yılda Türk şirketlerinin yurtdışı yatırımlarında sıçrama
Üstüne üstlük, son üç yıldır uygulanmakta olan ekonomik programın, Türkiye’de imalat sanayisinde yabancı para cinsinden üretim maliyetlerini çok ciddi bir şekilde artırmış olmasının da etkisiyle, Türkiye’den başka ülkelere yönelen doğrudan sermaye yatırımlarında belirgin bir artış görmeye başladık. Gün geçmiyor ki Türkiye’deki faaliyetlerini başka ülkelere taşıyan ya da yurtdışında yeni bir yatırım veya satın alma yapan bir şirketimizin haberi çıkmasın. Verilerle konuşmak gerekirse, 2006-2020 arasındaki 15 senede yıllık ortalama 3,2 milyar dolar olan Türk şirketlerinin yurtdışındaki doğrudan sermaye yatırımları, 2021-2025 arasındaki 5 senede yıllık ortalama 6,1 milyar dolara sıçradı. Hatta bu rakam, sadece 2025’te 8,5 milyar dolar ile tarihi en yüksek seviyeye ulaştı.
Bu yatırımların hangi ülkelere yöneldiğine baktığımızda, Hollanda ve ABD’nin açık ara önde olduğunu görüyoruz. Bu ülkeleri Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İngiltere, Almanya ve Yunanistan izliyor. Bu verilerin gayrimenkul yatırımlarını kapsamadığının bir kez daha altını çizmek istiyorum. ABD ve Hollanda uzun süredir istikrarlı bir şekilde ilk iki sıradayken, özellikle 2024 ve 2025’te, BAE, İngiltere, İspanya, Almanya, Yunanistan, İtalya ve Romanya’ya yapılan yatırımlarda sıçramalı artışlar gözleniyor. Türk şirketlerinin yatırımlarında çok büyük artışlar gözlenen bir diğer bölge ise Kuzey Afrika. 2021’de Türk şirketlerinin Mısır, Cezayir ve Fas’a yönelik doğrudan sermaye yatırımları toplam sadece 7 milyon dolar iken, son 5 yıla baktığımızda bu üç ülkeye yaptığımız doğrudan sermaye yatırımları toplam 460 milyon dolara yükselmiş durumda.
Türk şirketlerinin yurtdışında neden giderek daha fazla yatırım iştahı duyduklarını çok iyi anlamamız gerekiyor. Yatırımların en büyük adresinin Avrupa Birliği ülkeleri olması, birçok şirketin Avrupa pazarına daha sorunsuz bir şekilde girebilmek için hazırlık yaptıklarını düşündürtüyor. Her ne kadar AB ile Gümrük Birliği anlaşmamız olsa da, gerek sınırda karbon vergisi düzenlemesi, gerekse Made in Europe örneğinde gördüğümüz gibi artan korumacı eğilimlere karşı Avrupa’da üretim yapabiliyor olmak anlamlı görünüyor.
Ne var ki, Avrupa Birliği dışına, özellikle de Balkanlar, Kuzey Afrika ve Orta Asya ülkelerine giden yatırımların, Türkiye’deki üretim maliyetlerinde meydana gelen sert yükselişten korunmak için olduğuna dair birçok işaret var. Çok uzun yıllar boyunca, büyüm emekler ve mücadelelerle kurulan yerli imalat sanayimizi göz bebeğimiz gibi korumamız lazım. Aksi takdirde, üretim kabiliyetleri zayıflamış, dışa bağımlılığı artmış bir ülkeyle baş başa kalma riskimiz olduğunu unutmamalıyız.