Bütün dünya iki haftadır nefesini tutmuş, savaşı izliyor. Savaştan önce bile yönünü bulmakta zorlanan piyasalar, darmadağın vaziyette. Savaşa başlarken yapılan hesapların tutmaması, savaşın umut edilenden daha uzun sürebileceğine yönelik endişeleri artırıyor. Savaşın uzaması, milyonlarca insanın can güvenliğini tehlikeye atarak büyük bir insani krize yol açarken, hem dünya hem de Türkiye ekonomisi açısından risklerin büyümesine neden oluyor.
Trump’ın ikinci başkanlık dönemiyle birlikte, dünya genelinde kural bazlı karar alma ve politika oluşturma uygulamalarından uzaklaşmaya başlamıştık. Bu durum, belirsizliklerin muazzam bir hızla artmasına yol açmıştı. İki hafta önce savaş başlayınca gördük ki, barış zamanında olduğu gibi, savaşta da kurallar yok sayılıyor. Savaşın kuralı mı olurmuş demeyin: Savaşların vahşetini sınırlamak ve belli bazı kurallara uygun yürütülmesini sağlamak amacıyla, Türkiye dahil 196 ülkenin imzaladığı Cenevre Sözleşmeleri, bize savaşın dışındaki sivillerin korunmasına yönelik çok sağlam bir çerçeve sunuyor. Lakin bugün geldiğimiz noktada, bu sözleşmelere en asgari düzeyde bile uyulmadığını görüyoruz.
İran, savaşı enerji şoku yaratarak savaşı bitirmeyi hedefliyor
Savaş zaten başlı başına büyük bir belirsizlik kaynağı iken, savaşın kurallarına da uyulmaması, muhatap olduğumuz risk ve belirsizliklerin, daha önce hiç görmediğimiz seviyelere sıçramasına neden oluyor. Artık sadece askeri hedefler değil, stratejik görülmesi durumunda, içinde sivillerin de bulunduğu “hedefler” de vuruluyor. Son iki haftada saldırılan okullar, hastaneler, bankalar, havalimanları, oteller ve devasa veri merkezleri, savaşın seyriyle ilgili endişelerimizi artırıyor. Bu çerçevede en dikkat çekici gelişme ise, İran’ın Körfez bölgesindeki enerji üretim, işleme ve dağıtım altyapı ve tesislerine yaptığı saldırılar. Belli ki İran, dünya genelinde büyük bir enerji fiyat şoku yaratarak, Amerika’nın gözünü korkutmayı ve Trump’ı savaşı bitirmeye zorlamayı hedefliyor.
Bu tespitleri yaptıktan sonra, tüm bunların Türkiye açısından ne anlama geldiğiyle ilgili birkaç değerlendirme yapmak istiyorum. Bunlardan ilki, daha genel bir bakış açısıyla, tüm ekonomik aktörlerin dünyada olan biteni çok yakından izleme mecburiyeti. Bu her zaman önemliydi ama eski ezberlerin bozulduğu ve yerine neyin konduğunun belli olmadığı böylesine geçiş dönemlerinde, kendimizi risklerden ve tehditlerden koruyabilmek ve karşımıza çıkabilecek fırsatları da kaçırmamak adına, dünyayla ilgili çok yüksek bir farkındalık düzeyinde olmamız gerekiyor. Bu çağrım sadece hükümet ve ekonomi yönetimine değil, ekonominin tüm paydaşlarına: İş dünyası, akademi, sivil toplum kuruluşları ve tüm vatandaşlarımız, daha önceki belirsizlik dönemleriyle karşılaştırılamayacak kadar zorlu bir dönemeçte olduğumuzun farkında olmak zorunda.
Öncelikli konularımızın başında enerji güvenliği geliyor
İkinci değerlendirmem, savaşın Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileriyle ilgili. Enerjide, kısa ve hatta orta vadede dışa bağımlıyız. Keşfedildiği söylenen yeni doğalgaz ve petrol rezervleri devreye girene kadar da dış bağımlılığımız devam edecek. Dolayısıyla, kuralsızlığın yeni norm olduğu dünya düzeninde, en öncelikli konularımızın başında enerji güvenliği geliyor. Son yirmi yılda bu konuda önemli ilerlemeler sağlanmış olsa da gidilecek daha çok yol var. Enerjide tedarik güvenliğini sağlayabilmek her şart ve koşulda çok önemli. Ne var ki, enerjiye erişsek bile, uluslararası piyasalarda meydana gelen fiyat şoklarına karşı yapabileceğimiz çok fazla bir şey yok. Petrol ve doğalgazda, mümkün olduğunca uzun vadeli kontratlarla alım yapıp, fiyatlarda öngörülebilirliği artırabiliriz ama bu da bizi ancak bir yere kadar korur. Bu nedenle, içinde bulunduğumuz savaş ortamında, enerji fiyatlarındaki artışın hem enflasyon hem de cari işlemler dengesini olumsuz etkilemesi kaçınılmaz görünüyor. Geleneksel ve sosyal medyada birçok uzman, petrol fiyatlarındaki %10’luk artışın enflasyon ve cari açık üzerindeki etkileriyle ilgili hesaplamalarını paylaşıyor. Anlaşılıyor ki, savaş öncesinde göre petrol ve doğalgaz fiyatlarının %50 civarında artması durumunda (ki şu anda tam da bu oluyor), yıllık enflasyon 4 ila 4,5 puan civarında yükseliyor. Hükümetin hızlıca uygulamaya geçtiği eşel-mobil sistemiyle bu etki 2 ila 2,2 puan civarına gerileyebiliyor. Yine benzer varsayımlarla, cari işlemler açığının da yaklaşık 15 milyar dolar büyüyebileceği hesaplanıyor. Nereden bakarsak bakalım, her iki kanaldan da önemli olumsuz etkilere maruz kalıyoruz.
Üçüncü değerlendirmem, ihracat ve turizm sektörleriyle ilgili. Yukarıda cari işlemler dengesiyle ilgili yaptığım hesaplama, sadece enerji fiyatlarındaki artışın etkisini yansıtıyor. Halbuki, cari işlemler dengesinde en önemli gelir kazandırıcı kalem olan ihracat ve turizmde yaşanabilecek olumsuz gelişmeler hesaba dahil değil. Türkiye’de ihracatın en önemli belirleyicisi dış talep. 2026’da Avrupa’da nispeten daha canlı bir talep beklentisine paralel olarak, ihracatta bir kıpırdanma bekliyorduk. Savaşın uzaması ve enerji şokunun derinleşmesi durumunda, dünya genelinde büyümenin olumsuz etkilenmesi söz konusu olabilir. En iyimser senaryoda bile, savaş nedeniyle başta Körfez ülkeleri olmak üzere, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesine yaptığımız ihracatta sıkıntılar ortaya çıkabilir. Savaş, hiç şüphesiz turizm açısından da büyük risk oluşturuyor. Başta İran olmak üzere Körfez ülkelerinden Türkiye’ye bir hayli çok turist geliyor: 2025 yılında toplam 52,8 milyon olarak kaydedilen yabancı ziyaretçilerin yaklaşık 7 milyonu, İran ve savaştan doğrudan etkilenen diğer ülkelerden geliyor. Savaş nedeniyle, bu bölgeden gelen yabancı ziyaretçi sayısının azalması söz konusu olabilir (Nitekim Nevruz bayramı nedeniyle Van’a her yıl bu zamanlarda gelen binlerce İranlı turistin, bu sene gelmediğini görüyoruz). Bu doğrudan etkinin yanı sıra, savaşın uzaması durumunda dünya genelinde seyahat edenlerin sayısında meydana gelebilecek olası düşüşün, turizm sektörümüz için ilave bir tehdit oluşturma potansiyeli taşıyor. Cari işlemler hesabında önemli gelir kalemlerinden olan taşımacılık ve yatırım gelirleri (Körfez bölgesinde iş yapan şirketlerimizden elde edilen gelirler) de yine olumsuz etkilere maruz kalabilir.
Dayanıklı ekonominin olmazsa olmazı fiyat istikrarıdır
Son değerlendirmem ise ekonomimizin genel dayanıklılığı ile ilgili. Belli ki yeni dünya düzeninde, sık aralıklarla şoklara maruz kalma olasılığı bir hayli yüksek. Eğer durum böyleyse, Türkiye ekonomisinin bu şoklara karşı çok daha dayanıklı bir hale getirilmesini hedeflememiz lazım. Daha dirençli, daha dayanıklı bir ekonominin olmazsa olması fiyat istikrarıdır. Bu nedenle, enflasyonun sadece düşmesi yeterli değil, düşük tek haneli seviyelerde istikrar kazanmış bir enflasyon hedeflememiz lazım.
Yeni dünya düzeninde daha dayanıklı bir ekonomi için, dışa bağımlılığımızın azalması gerekir. Bu kapsamda, tarım ve imalat sanayisinde üretim kaslarımızın geliştirilmesi büyük önem arz ediyor. Elbette bazı ürünleri ithal edeceğiz. Lakin kritik girdiler ve nihai ürünlerde ya kendimiz üretici olmalı ya da yurtdışındaki üreticilerle sağlam ortaklıklar ve/veya tedarik anlaşmaları yapmamız lazım.
Dışa bağımlılığımızı azaltmamız gereken bir diğer alan ise tasarruflar. Fiyat istikrarını sağlayıp, TL’ye güveni artırmanın en önemli faydasını, tasarrufların yurtiçinde kalması ve TL cinsinden olmasında göreceğiz. Finansal sistemimiz ne kadar derin, TL’nin kullanımı da ne kadar yaygın olursa, o kadar dayanıklı oluruz. Aksi takdirde, her dış (ya da iç) şok durumunda, aman yabancı yatırımcı korkup kaçar mı, aman yerli yatırımcılar dolara kayar mı diye karın ağrısı çekmeye devam ederiz.
Biz krizlere alışkın bir ülkeyiz. Ama ne yazık ki, bu krizlerden ders çıkartabilmiş bir ülke değiliz. Umalım ki yaşanan bu talihsiz savaş ve karşılaştığımız şoklar, bu sefer doğru dersleri çıkarmamıza vesile olur.
