SERCAN BAKAÇ - VERGİ MÜFETTİŞİ
Türkiye’de bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Bu söz, kahvenin kültürümüzde yalnızca bir içecek değil; bir sohbet vesilesi, bir sosyal bağ ve gündelik hayatın önemli bir unsuru olduğunu anlatır. Ancak bugün o fincanın ardında kalan karton ve plastik bardakların çevreye ve ekonomiye yükü giderek daha görünür hâle gelmektedir.
Son yıllarda artan kahve tüketimi, yalnızca bireysel tercihler açısından değil; tüketim alışkanlıkları, atık yönetimi ve çevresel sürdürülebilirlik bakımından da değerlendirilmesi gereken bir konuya dönüşmüştür.
Kahve: Kültürden günlük tüketime
Kahve, geleneksel olarak evde veya misafirlikte tüketilen bir içecekken; günümüzde özellikle büyük şehirlerde zincir kafe sayısındaki artışla birlikte günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. “Gel-al-götür” modeli, kahveyi belirli bir mekânda içilen bir içecek olmaktan çıkararak günün her anına yayılan bir tüketim kalemi hâline getirmiştir.
Sektörel veriler, Türkiye’de kişi başı kahve tüketiminin istikrarlı biçimde arttığını; zincir kafe mağazalarının özellikle AVM’ler, iş merkezleri ve ulaşım akslarında yoğunlaştığını göstermektedir. Kahve, hızlanan şehir yaşamının gündelik ritmine eklemlenmiş sıradan ama sürekli bir tüketim kalemine dönüşmüştür.
Tek kullanımlık bardak gerçeği
Bu tüketim artışının görünmeyen maliyeti ise tek kullanımlık bardaklardır. Sıcak içecekler çoğunlukla karton bardakta, soğuk içecekler ise plastik (PET) bardakta servis edilmektedir. Kullanım süresi birkaç dakika olan bu ürünler, atık yönetimi açısından uzun vadeli bir sorun yaratmaktadır.
Birçok kahve zincirinde karton ve plastik bardaklar için geri dönüşüm kutuları yer almakta, tüketiciler de bu bardakları kullanım sonrası söz konusu kutulara bırakmaktadır. Bu uygulama, atık yönetimi bakımından olumlu olmakla birlikte, meselenin yalnızca sonuç kısmına odaklanmaktadır. Zira geri dönüşüm, ortaya çıkmış bir atığın yönetilmesini ifade eder; oysa çevresel maliyetleri kalıcı biçimde azaltan yaklaşım, atığın hiç oluşmamasını sağlamaktır.
Kamuoyunda yaygın kanaatin aksine, karton bardaklar çoğu zaman tamamen kâğıttan üretilmiş ürünler değildir. Sıcak içeceklerin sızdırılmasını önlemek amacıyla bu bardakların iç yüzeyinde ince bir plastik kaplama (çoğunlukla polietilen) bulunmaktadır. Bu durum, karton bardakların geri dönüşümünü teknik olarak mümkün kılmakla birlikte, süreci hem zorlaştırmakta hem de maliyetli hâle getirmektedir. Nitekim karton ve plastik bileşenin birbirinden ayrılması, her geri dönüşüm tesisinde mümkün olamamakta; bu nedenle “geri dönüştürülebilir” olarak görülen pek çok bardak, pratikte geri dönüşüm zincirine dâhil edilememektedir.
Bunun yanında karton bardaklar geri dönüşüm sürecine dâhil edilse dahi; toplama, ayrıştırma, taşıma ve yeniden işleme aşamalarında enerji ve kaynak tüketimi devam etmektedir. Bu yönüyle geri dönüşüm gerekli ancak sınırlı bir araçtır. Küresel ölçekte artan tek kullanımlık üretim, atık yönetimini giderek daha maliyetli hâle getirmekte; kalıcı çözüm ise atığın yönetiminden ziyade oluşumunun baştan sınırlandırılmasında yatmaktadır.
Ayrıca birçok kahve zincirinde sipariş süreci de tek kullanımlık bardak üzerine kurgulanmıştır. Müşterinin adı karton bardak üzerine yazılmakta, içecek hazır olduğunda isimle anons edilerek teslim edilmektedir. Bu uygulama operasyonel açıdan pratik görünse de, sistemin merkezine tek kullanımlık ürünü yerleştirmektedir. Oysa fincanda servis veya yeniden kullanılabilir kap tercih edildiğinde de benzer bir organizasyon modelinin kurgulanması mümkündür.
Burada temel mesele, kahve tüketimini azaltmak değil; tüketim biçimini daha sürdürülebilir hâle getirmektir. Bu noktada sahadaki uygulamalara ilişkin basit ama dikkat çekici bir gözlem de konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sunmaktadır. Nitekim kahve zincirlerinde Türk kahvesi neredeyse her zaman porselen fincanla sunulurken, espresso bazlı ve diğer içeceklerde çoğunlukla tek kullanımlık bardak tercih edilmektedir. Bu karşılaştırma, meselenin yalnızca hijyen veya teknik imkânlarla sınırlı olmadığını; büyük ölçüde alışkanlıklar ve işletme tercihleriyle şekillendiğini göstermektedir. Dolayısıyla, uygun prosedürler ve açık kurallar çerçevesinde, tek kullanımlık bardaklara alternatif sunulmasının fiilen mümkün olduğu söylenebilir.
Bu noktada mesele yalnızca kupa veya termos taşımak değildir. Dileyen tüketicinin içeceğini fincanda talep edebilmesi ve bu tercihin olağan bir seçenek olarak sunulması da tek kullanımlık bardak tüketimini azaltabilecek basit bir adımdır. Önemli olan, tek kullanımlık ürünlerin “varsayılan” tercih olmaktan çıkarılması ve alternatiflerin olağanlaştırılmasıdır.
Hijyen kaygısı: gerçek bir engel mi?
Bu noktada sıkça dile getirilen bir diğer husus da hijyen endişesidir. İşletmeler açısından, müşterinin kendi kupası veya termosu ile gelmesi; temas, temizlik ve gıda güvenliği bakımından tereddüt yaratabilmektedir. Bu çekince, özellikle zincir mağazalar için standartlaşma ve sorumluluk yönetimi açısından anlaşılabilir bir durumdur.
Ancak bu endişe, aşılmaz bir engel değildir. Nitekim birçok ülkede ve bazı yerel uygulamalarda, müşterinin getirdiği kabın tezgâha temas etmemesi, dolumun belirli mesafeden yapılması veya yalnızca kapağı açık şekilde kabul edilmesi gibi basit operasyonel kurallarla hijyen riski yönetilmektedir. Burada sorumluluk paylaşımı nettir: İşletme içeceği hijyenik koşullarda hazırlar; kabın temizliğine ilişkin sorumluluk ise tüketiciye aittir.
Dolayısıyla hijyen gerekçesi, tek kullanımlık bardaklardan vazgeçilmemesi için mutlak bir sebep olarak değil; doğru prosedürlerle yönetilmesi gereken bir operasyonel konu olarak değerlendirilmelidir. Açık, sade ve uygulanabilir kuralların belirlenmesi hâlinde, hem hijyen standartları korunabilir hem de çevresel fayda sağlanabilir.
Mevcut uygulamalar ne kadar etkili?
Birçok işletme, kendi termosunu veya kupasını satın alan müşterilere bir içecek hediye etmektedir. Bu uygulamalar iyi niyetli olmakla birlikte, esasen davranışı değil, ürünü teşvik eden bir yapıdadır. Müşteri termosu satın aldıktan sonra dahi çoğu zaman tek kullanımlık bardak talep etmeye devam edebilmektedir. Oysa çevresel fayda, ürün satışından değil; alışkanlık değişiminden doğmaktadır. Bu nedenle teşvik mekanizmalarının da bu davranışı hedeflemesi gerekmektedir.
Tüketici davranışı teşvikle değişir mi?
Davranışsal ekonomi literatürü, bireylerin kararlarını her zaman rasyonel hesaplarla değil; küçük, görünür ve süreklilik arz eden teşviklerle verdiğini ortaya koymaktadır. Özellikle günlük ve tekrar eden harcamalarda, sembolik indirimlerin dahi davranış değişikliği yaratabildiği bilinmektedir.
Elbette herkesin günlük yaşamında termos veya kupa taşıması beklenemez. Ancak mesele, tüm tüketicilerin alışkanlıklarını bir anda değiştirmek değil; zaten bu tercihi yapan ya da yapabilecek olan kesimin davranışını destekleyerek küçük ama birikimli bir dönüşüm başlatmaktır. Davranış değişikliği çoğu zaman azınlıkla başlar ve zaman içinde norm hâline gelir.
Bu çerçevede, müşterinin kendi kupası veya termosu ile içecek alması hâlinde küçük bir indirim uygulanması, etkili ve düşük maliyetli bir politika aracı olabilir. Örneğin standart fiyat üzerinden makul bir indirim uygulanması hâlinde tüketici açısından doğrudan ve somut bir kazanım ortaya çıkarken, işletme açısından ise tek kullanımlık bardak maliyetinden tasarruf sağlanmış olur. Bu tür bir uygulama, herhangi bir zorunluluk getirmeden, tarafların gönüllü tercihleriyle oluşan bir denge yaratır.
Vergi değil, teşvik
Bu yaklaşım yeni bir vergi, harç veya cezai düzenleme değildir. Aksine; piyasa içinde, gönüllülük esasına dayalı ve kamu maliyesi açısından ek bir yük doğurmayan bir teşvik mekanizmasıdır.
Kamu maliyesi perspektifinden bakıldığında da, burada da amaç cezalandırmak değil; doğru davranışı ödüllendirmektir. Zorlayıcı düzenlemeler yerine teşvik temelli yaklaşımlar, çoğu zaman daha kalıcı ve daha düşük maliyetli sonuçlar üretmektedir.
Uluslararası uygulamalardan örnekler
Benzer uygulamaların yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığı görülmektedir. Avrupa ülkelerinde, Avustralya’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde; kendi kupası veya termosu ile içecek alan müşterilere indirim, sadakat puanı veya farklı avantajlar sunan uygulamalar giderek yaygınlaşmaktadır.
Özellikle küresel ölçekte faaliyet gösteren bazı kahve zincirlerinin, tek kullanımlık bardak tüketimini azaltmaya yönelik farklı uygulamaları pilot olarak denediği görülmektedir. Bu kapsamda; yeniden kullanılabilir bardak sistemleri, müşterinin kendi kabını getirmesi hâlinde fiyat avantajı sağlanması veya alternatif malzemelerden üretilmiş bardakların test edilmesi gibi çeşitli modeller, farklı ülkelerde sınırlı ölçeklerde uygulanmaktadır. Bu örnekler, tek ve kesin bir çözümden çok; işletmelerin ve tüketicilerin birlikte deneyerek ilerlediği bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir.
Bazı ülkelerde doğrudan fiyat indirimi tercih edilirken, bazı uygulamalarda tekrar eden kullanımı teşvik eden sadakat programları veya sembolik çevresel katkı modelleri öne çıkmaktadır. Uluslararası örnekler, zorlayıcı düzenlemeler yerine gönüllülük esaslı teşviklerin tüketici davranışlarını dönüştürmede etkili olabildiğini göstermektedir.
Yerel yönetimlerin rolü
Yerel yönetimler bu süreçte düzenleyici olmaktan ziyade kolaylaştırıcı bir rol üstlenebilir. Kendi kupasını kabul eden işletmelere yönelik çevre dostu işletme etiketleri, yerel tanıtım desteği veya kamusal görünürlük sağlayan sembolik uygulamalar, bu davranışın yaygınlaşmasına katkı sunabilir. Bu tür destekler, zorunlu düzenlemelere kıyasla daha az dirençle karşılaşmakta ve daha hızlı benimsenmektedir.
Sonuç
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır; ancak karton bardakta tüketilen kahveler, geride hatırdan çok atık bırakmaktadır. Bu çerçevede mesele, bireysel tercihler üzerinden ahlaki bir tartışma yürütmekten ziyade; küçük teşviklerle daha sürdürülebilir davranışların nasıl yaygınlaştırılabileceğine odaklanmayı gerektirmektedir.
Büyük yasaklar ve sert düzenlemeler yerine, küçük ama akıllı teşvikler; hem tüketici davranışlarını dönüştürme potansiyeli taşımakta hem de çevresel maliyetleri azaltma imkânı sunmaktadır. Bazen küçük bir fiyat sinyali, geniş kapsamlı ve maliyetli düzenlemelerden daha etkili sonuçlar doğurabilir.
(Bu yazıda yapılan görüşler, tamamıyla yazarına ait olup, hiçbir şekilde yazarın çalıştığı kurumunu bağlamaz, kurumunun görüşü olarak kullanılamaz ve değerlendirilemez.)