MURAT YAPICI - MY ADVISOR ULUSLARARASI DANIŞMANLIK ŞİRKETİ KURUCUSU
AB, DTÖ Korunma Önlemleri Anlaşmasına göre yasal süresi 2026 Haziran ayında sona erecek olan çelik kotalarını bu kez GATT Madde XXVIII çerçevesinde tarife müzakereleri yoluyla kalıcı hale getirmeyi; aynı zamanda kota miktarını yarı yarıya azaltıp kota dışı gümrük vergisini %50’ye çıkarmayı planlamaktadır. Bu yaklaşım, özü itibariyle DTÖ kurallarıyla bağdaşmamaktadır. Mevcut kota sistemi Türkiye lehine işlemişken, yeni tedbirler çelik ihracatımız açısından yaklaşık 2 milyar avroluk bir kayıp riski doğurmaktadır.
DTÖ Hukuku: Vergi Artışına Karşılık Telafi Edici Taviz veya Misilleme
AB’nin çelikte genel olarak sıfır olan DTÖ bağlı gümrük vergilerini artırması, ancak başlıca ihracatçı ülkelere karşılığında taviz vermesiyle mümkündür. Buna karşılık, AB’nin başka ürün veya alanlarda telafi edici taviz vermeye niyetli olmadığı; sıfır vergili tarife kotasını bir taviz unsuru olarak sunmayı planladığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, anlaşma sağlanamayan ülkelerin misilleme hakkı doğacaktır.
Türkiye açısından bakıldığında, DTÖ kapsamında taviz talep edilebilecek tek alan tarım ürünleridir. Ancak tarımda elde edilebilecek tavizlerin, çelik sektöründe ortaya çıkacak kayıpları telafi etmesi gerçekçi görünmemektedir. Misilleme seçeneğini aşağıda ikili ilişkiler bağlamında ayrıca ele alacağım.
AB Tek Pazarına dahil olan Norveç, İzlanda ve Lihtenştayn mevcut önlemlerden olduğu gibi olası yeni düzenlemelerden de muaf tutulmaktadır. Buna karşılık, AB’nin Japonya, Güney Kore, İngiltere ve hatta Hindistan gibi büyük ihracatçılarla imzaladığı STA’lara rağmen bu ülkeleri hariç tutma yönünde bir yaklaşım sergilemediği görülmektedir.
Gümrük Birliği ve AKÇT STA: Hukuki çerçeve ne diyor?
AB ile aramızdaki Gümrük Birliği ve çelik ürünlerini kapsayan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) Serbest Ticaret Anlaşması gümrük vergilerini kaldırmış; ayrıca miktar kısıtlamalarını ve çelik sektöründe kapasite artışına yönelik devlet yardımlarını yasaklamıştır. Bu çerçevede, AB’nin üçüncü ülkelere yönelik olarak gümrük vergilerini artırması veya tarife kotası uygulaması, Türkiye bakımından sıfır gümrük vergisi ilkesini ortadan kaldırmamaktadır.
Bununla birlikte, anti-damping, anti-sübvansiyon ve küresel korunma önlemleri saklı tutulmuştur. Nitekim her iki tarafın zaman zaman bu araçlara başvurduğu bilinmektedir.
Bunun ötesinde, çoğu tercihli ticaret anlaşmasında olduğu gibi, taraflardan birinin sanayisinin zarar görmesi halinde ikili korunma önlemleri öngörülmektedir. Ancak bu durumda önlemin yerindeliğinin Ortaklık Konseyi veya Ortak Komite’de ele alınması; çözüm bulunamaması halinde ise diğer tarafın dengeleyici (misilleme) tedbirler alması mümkündür.
Öte yandan, AB’nin anlaşmaları ihlal ederek Türkiye’ye çelik ürünlerinde vergi ve kota uygulaması halinde, ihtilafların çözümü yine Ortaklık Konseyi veya Ortak Komite mekanizmaları çerçevesinde ele alınacaktır. Türkiye-AB ilişkilerinin üyelik perspektifine dayalı yapısı nedeniyle, modern serbest ticaret anlaşmalarında görülen bağlayıcı tahkim mekanizmaları bu ilişkide yer almamakta; sorunların politik çözümü tarafların eşit temsil edildiği kurumsal yapılara bırakılmaktadır.
Türkiye ne talep edebilir ve yapabilir?
Gerek DTÖ kuralları gerekse ikili anlaşmalar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin kotalardan ve artan vergilerden muaf tutulması gerektiğine dair güçlü hukuki ve ekonomik argümanları bulunmaktadır. Nitekim küresel kapasite fazlasının temel kaynağı Çin iken, Türkiye AB pazarına entegre bir tedarikçi olup AKÇT STA gereği çelik sektörüne devlet yardımı da sağlamamaktadır.
Bununla birlikte, kota uygulamasının kaçınılmaz olması halinde, bunun geçici nitelikte tutulması; Türkiye’ye tahsis edilen kotaların mevcut seviyesinin korunması ve kademeli olarak makul bir süre içinde tam serbestleşmeye geçilmesi büyük önem taşımaktadır. Aksi halde, Gümrük Birliği ve AKÇT Serbest Ticaret Anlaşması’nın Türkiye aleyhine kalıcı biçimde aşındırılması riski ortaya çıkacaktır.
Türkiye genel olarak yaklaşık 92 milyar dolar dış ticaret açığı verirken, AB ile ticaretinde yaklaşık 1,2 milyar dolar fazla vermektedir. Eurostat verilerine göre, ilgili çelik ürünlerinde ise AB’ye yaklaşık 4 milyar avro ihracata karşılık 2,23 milyar avro ithalat yapılmaktadır. Birim fiyatlar incelendiğinde, Türkiye’nin ortalama 670 avro/ton, AB’nin ise yaklaşık 1100 avro/ton seviyesinde ihracat yaptığı görülmektedir. Bu durum, AB’nin daha yüksek katma değerli ve Türkiye’de üretimi sınırlı olan, otomotiv, beyaz eşya ve makine sanayiinde kullanılan ürünleri ihraç ettiğini göstermektedir. Bu çerçevede, misilleme tedbirlerinin çelik ihracatına katkı sağlamaktan ziyade, kullanıcı sanayilere zarar verme riski bulunmaktadır.
Öte yandan, Türkiye’nin ilave gümrük vergileri ve Gözetim Önlemleri yoluyla Gümrük Birliği’ni ihlal ettiği yönündeki tartışmalara rağmen, AB’nin bugüne kadar dengeleyici tedbirlere başvurmamış olması da dikkate alınması gereken önemli bir veri noktasıdır.
Bununla birlikte, tamamen karşılıksız bırakılması gerektiği de söylenemez. Bu çerçevede, AKÇT Anlaşması’ndaki devlet yardımı yasağının esnetilmesi seçeneği gündeme gelebilir. Ancak çelik sektörümüzün mevcut yapısı, ölçek ekonomisinden uzak, parçalı ve bazı ürün gruplarında kapasite fazlası bulunan bir görünüm arz etmektedir. Bu nedenle genel nitelikli teşvikler, atıl kapasite sorununu derinleştirebilir ve sektör içinde haksız rekabet yaratabilir.
Buna karşılık, üretimi olmayan paslanmaz ve yüksek alaşımlı çelikler gibi stratejik alanlarda entegre tesis yatırımlarının istisnai ve hedefli teşviklerle desteklenmesi seçenek olarak değerlendirilebilir.
Öte yandan, çevrenin korunması, enerji verimliliği ve benzeri alanlara yönelik destekler AKÇT Anlaşması çerçevesinde esasen mümkündür. Ancak burada temel sorun, Türkiye’nin mevcut teşvik mevzuatının yapısından kaynaklanmaktadır. Bu konuyu ayrıca ele almakta fayda görüyorum.
Sonuç olarak, AB’nin çelikteki yeni yaklaşımı yalnızca ticareti değil, kurallara dayalı sistemi de zorlamaktadır. Türkiye açısından mesele, kısa vadeli kayıpların ötesinde AB pazarındaki konumun korunmasıdır. Bu nedenle verilecek tepkinin, yalnızca hukuki zeminde değil, AB ile ilişkilerin bütüncül çerçevesi de dikkate alınarak şekillendirilmesi gerekmektedir.