2026’nın temasına ayak uyduruyoruz. Bu köşede daha önce konuşmadığımız ölçekte piyasa üzerine yazıp çizmeye devam ediyoruz. Zira koşullar ve gündem bunu gerektiriyor. Bu yıl, piyasa fiyatlamaları diğer her şeyin önünde seyrediyor. Onun da belirleyicisi malum; siyaset ve ağırlıklı jeopolitik.
Yılın ‘siyah kuğusu’ yeniden ağırlığını koymaya başladı. “Bitti mi, biter mi, biter gibi olur ama tam olarak da bitmez” dediğimiz çatışma süreci şimdilerde yeniden belirdi. ABD, Başkan Trump’ın Ankara ziyaretinden bu yana İran’ı, İran da bölge ülkelerini vuruyor. İkisinin neticesinde emtia fiyatları petrol fiyatları önderliğinde yükseliyor, Brent’in vadelileri $90 civarında 1 ayın ardından yeniden işlem görüyor. Doğal bir sonuç olarak da diğer etkilenen gruplar, petrokimya, gübre gibi kalemlerde yüksek fiyatlamalar ve olası arz problemleri tartışılıyor. Fed Başkanı Warsh’un oyuna oldukça şahin ve bir o kadar da belirsizliği destekler şekilde dahil olmasının ardından tek ayın enflasyon verisi ile sönümlenen kaygılar, yeniden olası ilk faiz artırımına yönelik fiyatlamalar içerisine dahil olmaya çalışıyor. Gün sonunda ABD ve Güney Kore’de teknoloji sınıfları baskılanıyor, aşırı yüksek seviyelere ulaşan pozisyon karları realize ediliyor, risk algısı iki ileri bir geri şeklinde kendisine yön arıyor.
Global hisse senetleri ABD’yi dahil ettiğinizde 2 haftanın ardından ilk kez eksiye geçerken, çıkardığınızda ise ikinci haftayı da ekside geçiriyor. Yani, analizin temeli ve çıkış noktası, ölçümleme kısmında bir kez daha ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Tüm bu konuştuklarımız, vade ayrımı yapmaksızın önemli gelişmeler. Petrol, bugün $90, belki 1 hafta sonra yeniden $75 olacak. Kestirmek güç. Ancak, bizimle yaşamaya devam eden yegane şey, yüksek belirsizlik ve tahminlemede yaşanan güçlük. Bu da yatırım evreninin vadesinde kısalmaya, paranın çok daha yüksek şiddette ‘gir-çık’ eğilimi ile hareket etmesine ve kendisine 2010’lu yılların ilk evresindeki gibi “risk neredeyse getiri de oradadır” yaklaşımını benimsemesinden ziyade daha güvenli limanlara park ve son derece kısa süreli hareketler aramasına zemin hazırlıyor.
Nette Türkiye açısından da negatif başlıklardan söz ettiğimizi ekleyelim. Elbette gelişmekte olan ülkeler evreni ile paralel şekilde. Küresel enflasyon risklerini tehdit eden her türlü gelişme, reel faiz vermek zorunda olan dış finansman ihtiyacı yüksek ülkeler açısından problem unsuru olarak konumlanıyor. Türk para politikası Mayıs 2023’ten bu yana faizin yeniden doğru seviyelerde oluşturulmasına yönelik politika çerçevesi ile finansal istikrar ile fiyat istikrarını birlikte yürütmek üzerine kurgulanmış durumda. Hangi istikrar başlığının diğerine göre ağır bastığının yanıtı, dönemsel gelişmelere göre değişiyor. Gayet normal. Çünkü yakın geçmişteki politika farklılaşması kimi dengelerde dengesizlik yaratmış ve sonucunda yeniden optimum noktaya ulaşma süresini uzatmıştı. Şimdi bu denge arayışı sürecinde dış konjonktür bize ne kadar yardımcı oluyor sorusunun yanıtı kolay değil. Jeopolitik risklerdeki artış, ithal girdi maliyetleri üzerinden bizi etkiliyor ve bu da para ve maliye politikalarını zorluyor. TCMB kısmı biraz daha sıkılaşmak zorunda kalırken (haftalık repo ile AOFM arasındaki fark genişliyor), Maliye kısmı maliyetlerdeki artışın bir kısmını üstüne alarak borçlanma programını olabildiğince azaltmaya çalışıyor. Zorlanma kısmı da burada başlıyor. Tüm bunların bir çıktısı olarak da BIST’te işlem gören şirketlerin finansalları farklı diğer başlıkların da etkisiyle zorlanıyor ve alternatif getirilerdeki yüksek ağırlık nedeniyle performans olarak geride kalıyor.