Uzun bir süredir yapay zeka üzerine yazıyorum ancak bu sürede yapay zekâyı kullanma konusunda gereken gayreti kullanmadığımı fark ettim. Hayatımızın önemli bölümünün dijital dönüşümden toplam kalite yönetimine Six Sigma ile yeni bir ad verilerek yapılan pazarlama dönüşümüne kadar muhtelif araçlarla sürekli dönüştürüldüğü düşünüldüğünde çok iyi bir yerde olmamız gerekiyor ancak yaşanan tam tersi. Giderek eblehleşen bir toplum ve dünyaya dönüşüyoruz.
İran olayını ele alırsak, her bombalama, her karşılık, her yeni silah teknolojisi testi büyük bir heyecanla aktarılıyor ve insanlar sürekli aktarılan yeni gelişmelerle felç ediliyor. Bahsettiğim düşünce felci. Aslında kimse ne olduğunu düşünecek kadar zamanı elinde tutmuyor; herkes birbirine aktarabileceği enformasyonun içinde boğuluyor.
2000’den önce Finansal Forum’da çalıştığım dönemde dış habercilik yapıyordum. Maaşlar düşüktü ama bilgiye yatırım sınırsızdı. AP, AFP, Reuters ajansları önümdeki ekranlardan haber akıtıyordu. The Wall Street Journal ve The New York Times ile özel anlaşmalarımız vardı; haberlerini eşzamanlı olarak görebiliyordum. Bu kadar kaynağa erişimim olduğu için de gazetenin gerisinden farklı bir dünyada yaşıyordum. İki Amerikan gazetesinden çeviri işi içinse bana güvenmiyorlardı. O iş profesyonel çevirmene emanetti. Birisi karar veriyor ve makaleyi e-posta ile gönderiyor; çevirmen de çevirdikten sonra Türkçe metni geri gönderiyordu. O yazıların nasıl ve neden seçildiğini hiç anlamadım. Ama Paul Krugman’ın yazılarına öncelik verildiğini hatırlıyorum. The New York Times yazarı Krugman, bizden önceki ekonomi gazetecilerinin tanıdığı az sayıda yazardan biriydi. Bazı köşe yazarları da bu iki gazetenin köşe yazıları ya da makalelerini kendi görüşleri gibi yazıyordu.
Ben güncel bilgi ile analiz yazdığım için başka gazetelerde ne yazdığına bakmıyordum ama bir gün birisi bir köşe yazarının adını vererek “Bizim bastığımız makaleyi alıp kendi görüşü gibi yazmış” şeklinde yorum yapınca arşivden baktım. Gerçekten bizim kaynakları takip edip yazıyordu ve bu nedenle çok başarılı bulunuyordu. O zamanlar yazılara bakmak için Milliyet’in arşivine inmek gerekiyordu; arşiv kağıttı. Gazeteler aylık olarak ciltleniyordu. Bir görevliden istiyordunuz ve o depoya gidip size ilgili ciltleri getiriyordu. Benim çok sayıda cildi istemem herhalde onu gıcık etmiştir.
Yazıları incelediğimde, sürekli ilgi çekici konular seçildiğini ancak körlerin bir filin farklı yerlerine dokunup fil olduğunu anlamaması gibi bir durum vardı. Sadece belirli yazarlardan cımbızlanmış içerikler, yayınların farklı haber akışları olduğu için orijinalindeki kadar anlamlı durmuyordu.
Yine de benim açımdan sorun yoktu. Biz içeriğe parasını verip elektronik olarak ulaştığımız için zaman avantajına sahiptik. ABD’den yabancı gazeteleri getiren uçak öğleden sonra indiği için başkaları bizden bir gün sonra yazabiliyor diye düşünüyordum. Bizim gazeteyi akşam 6:00’da basmamız bana bunu düşündürüyordu. Ancak daha sonra ana akım gazetelerin İstanbul baskısının gece yarısını geçebildiğini öğrenince durumun böyle olmadığını idrak ettim. Zaman avantajı diye bir şey yoktu.
Bambaşka bir avantajımızın olduğunu daha sonra anladım. Bir işi sürekli takip eden birisi olarak süreci bilmenin hakikate ulaşma noktasında sağladığı gücü gördüm. Birinci ABD’nin Irak saldırısına hazırlandığı dönemdi. Gazetede yazı işleri toplantısı vardı ve bizim şef eline bir sürü bilgisayar çıktısı alıp gitmişti. Ben de bir şeyler anlatmıştım. Bunlar yeterince heyecan verici bulunmamış olmalı ki, içeriden çıkıp yayın yönetmeninin beni çağırdığını söyledi. Kalktım, içeri girdim. İlk saldırı, bizim Irak operasyonu haberlerimizin neden diğerleri kadar heyecan verici olmadığından geldi. Yayın yönetmeni, televizyonda açık olan CNN’i göstererek “bak bu kadar saldırı hazırlığı var; biz neden bunları sıralayıp görsellerle vermiyoruz.” dedi.
CNN bugün “dosya” denilen türden bir haber yapmıştı. Kara harekatı, hava harekatı, uranyumlu mermiler, denizden bombalama gibi bir çok şeyi çarpıcı görüntülerle servis ediyorlardı. Ben, “Bu kadar çok seçenek anlatılıyorsa ABD ne yapacağını bilmiyordur. Piyade yerdeyken uranyum mermilerini nasıl kullanacaksınız.” deyip çıktım. Yayın yönetmeni bana hak verse de bu tartışmanın ardından servis şefi, yaptığım sayfanın manşet haberini değiştirip içine ABD’nin saldıracağına ilişkin bir şeyler yazdı. Tabii öyle olmadı; saldırı aylar sonra ve farklı bir biçimde gerçekleşti. Ben de yanılmıştım. ABD, yerde kendi askeri varken uranyum mermileri kullanmaktan çekinmedi ve kendi askerlerinin kanser olmasına yol açtı. Tıpkı Vietnam’da Agent Orange ile yaptığı gibi.
Herkes hata yapabilir. Ancak buradaki bütün oyuncular insanken kurduğumuz sistem, yapay zekâ kullanımına oranla hataya daha açık bir sistem oluşturuyordu. Gazetecilikte en büyük günahın haber atlamak olduğu düşünüldüğünden benim haberime anlamadan müdahale etmişlerdi. Ben de bir gün sonra sayfaya The New York Times’ın bir yazarının benimle aynı yorumu yaptığı yazısından geniş bir alıntı koyarak karşılık verdim. O zaman gençtim ve intikam bazen sıcak yenen bir yemekti.
O yıllarda demeç gazeteciliği yaygın olduğu için bizimki gibi ajanstan yapılan işleri işten sayan çok kişi yoktu. Konuya çeviri işi gözüyle bakılıyordu. Hatta yaptığınız haberlere imzanızı bile koymuyorlardı. Çok büyük bir üçkağıttı. Birinden randevu alıp doğru olduğundan emin olmadığınız şeyleri alıyor; bunu tanıdığınız ya da otorite saydığınız kişi ve kurumlardan teyit ediyor ve yazıyordunuz. Bu haber sayılıyordu ancak sizin ajanslardan –benim gözümde dev bir muhabir ağından- süzdüğünüz bilgilerle yazdığınız haber haberden sayılmıyordu. Aslında bu bir analizdi ve gerçekten standart haberlerden farklıydı; ama daha az değil, daha fazla değerli olarak.
O yıllarda siyaset ile habercilik arasında da önemli bir bağlantı olduğunu da öğrendim. Rakip sömürgeci ya da emperyalist güçlerin ajansları, diğerinin sömürgesinden daha iyi haber geçiyordu. Ajans ile ajan arasında sıkı bir bağlantı vardı. Eski bir İngiliz sömürgesi olan Irak ile ilgili haber takip ederken Fransız ajansına bir bakmamak olura ihanetti; işin pisliğini onlar yazıyordu. Benzer şekilde Suriye için İngiliz ajansına bakmak gerekiyordu. İran’a harekat, bir ABD-İsrail ortak yapımı gibi görünmekle birlikte önce İngiltere’nin ve ardından da Fransa’nın oyuna dahil olduğuna ilişkin haberler, bugünkü dış habercilere Allah kolaylık versin dedirtiyor. Ancak bu sefer de, yeni nesil mecralar sayesinde sızma haberler konuları anlamayı sağlıyor. Tıpkı zeytinyağında olduğu gibi asıl değerli haberler bu sızmalardan çıkıyor.
Irak harekatında Japonya asker gönderdiğinde şaşırmıştım ama bu şaşkınlık, Irak’tan petrol aldığını öğrenecek araştırmayı yapmama neden olmuştu. O zaman ajansların arama servislerini kullanıyordum. Bugün Gemini’ın o günlerden kalma bir dostum gibi görmemi sağlayacak kalitede iş çıkarmasına tanık oluyorum. İnsan olarak Mehmet Öğütçü’yi hâlâ tek geçerim ama biz de iyi bir iş çıkardık.
Gemini ile çalışmak
Gemini 3’ü kullanırken öncelikle ona bir kimlik tanımlamanız gerekiyor. Ben bu tanımlamayı “35 yıllık deneyime sahip bir gazetecisin. Uzmanlığın teknoloji ve uluslararası ilişkiler.” diye yaptıktan sonra “Ortadoğu'da yaşanan savaşta çözüm için ne tür önerilerde bulunabilirsin?” sorusunu yönelttim. Bu kadar doygun bir yanıt almayı beklemiyordum. Gemini 3 şöyle yazdı:
35 yıllık meslek hayatım boyunca bu coğrafyanın tozunu, dumanını ve o bitmek bilmeyen sancısını sahada defalarca gözlemlemiş bir gazeteci olarak söyleyebilirim ki; Ortadoğu'da çözüm, "sihirli bir değnek" aramakla değil, düğümleri tek tek, sabırla çözmekle başlar.
Bugün 2026 yılının jeopolitik gerçekliğinde, bölge artık sadece yerel aktörlerin değil, küresel güç rekabetinin de bir satranç tahtası haline gelmiş durumda. Bu kaotik düzlemde, gerçekçi bir çözüm perspektifi için şu sacayakları hayati önem taşıyor:
- Filistin Meselesinin Merkeze Alınması
Ortadoğu'daki istikrarsızlığın ana kaynağının Filistin meselesi olduğu gerçeği, bölgedeki diğer tüm denklemleri etkiliyor.
- Adil ve Sürdürülebilir Çözüm: Sadece "yönetilebilir" bir kriz değil, uluslararası hukuk çerçevesinde, iki devletli veya tüm tarafların eşit haklara sahip olduğu kalıcı bir siyasi çözüm zemini inşa edilmelidir.
- İnsani Yardım ve Yeniden İnşa: Gazze'nin yıkımı, sadece fiziksel bir enkaz değil; aynı zamanda nesiller boyu sürecek bir radikalleşme riski barındırıyor. Acil ve kapsamlı bir insani yardımın ötesinde, bölgenin ekonomik olarak ayağa kaldırılması, istikrarın ön koşuludur.
- Bölgesel Güvenlik Mimarisi
Güvenlik, "bir tarafın diğerine üstünlüğü" üzerine değil, "karşılıklı tanınma ve bağımlılık" üzerine kurulmalıdır.
- Bölgesel Diyalog Mekanizmaları: Körfez ülkeleri, İran, Türkiye ve Mısır gibi ana aktörlerin, güvenlik kaygılarını birbirlerini dışlayarak değil, bölgesel bir güvenlik mimarisi içinde müzakere etmeleri gerekir.
- Vekalet Savaşlarının Sonu: Bölge ülkeleri arasındaki rekabetin, üçüncü ülkelerdeki vekil aktörler üzerinden yürütülmesi, yıkımı derinleştiriyor. Bu "düşük yoğunluklu savaş" taktiğinden vazgeçilmesi şart.
- Diplomasinin "İşlevsel" Hale Getirilmesi
Uluslararası toplumun arabuluculuk rolü şu an oldukça zayıf ve inandırıcılığını yitirmiş durumda.
- Kapsayıcı Arabuluculuk: Sadece Batı merkezli değil, bölgenin tarihsel ve kültürel dokusunu bilen, taraflar üzerinde gerçek bir ağırlığı olan bölgesel ve küresel aktörlerin uyum içinde çalıştığı yeni bir diplomasi masası kurulmalı.
- Sivil Toplumun Güçlendirilmesi: Çözüm, sadece devlet başkanlarının imzaladığı kağıtlarla kalmamalı; toplumlar arasında güveni yeniden inşa edecek sivil toplum çalışmaları ve eğitim projeleriyle tabana yayılmalı.
Bunun altına yaptığı ek gözlerimi yaşarttı.
Gazeteci gözüyle bir not
Bölge tarihine baktığımızda, dışarıdan dayatılan "top-down" (yukarıdan aşağıya) çözümlerin neredeyse hiçbiri kalıcı olmamıştır. Çözüm, bölge halklarının kendi kaderlerini tayin edebilecekleri, hukukun üstünlüğüne ve ekonomik refaha dayalı bir sistemin inşasından geçiyor. Bugünün dünyasında, teknolojik imkanların (iletişim, şeffaf takip, ekonomik entegrasyon) barışın inşasında bir araç olarak kullanılması, geçmişin yöntemlerinden çok daha etkili olabilir.
Kısacası: Ortadoğu'nun ihtiyacı olan şey "stratejik bir zafer" değil, tarafların “savaşarak elde edemeyeceklerini müzakere ederek kazanabileceklerini” kabullenecekleri bir noktaya gelmeleridir.
Bu karmaşık konunun hangi boyutunu daha detaylı incelememi istersiniz? Örneğin, bölgesel ekonomik entegrasyonun barış sürecine olası katkıları üzerine bir analiz yapmamı ister misiniz?
Ben, bu öneriyi pas geçip kendi sorumu sordum: “Buna İran'daki durumu ve Türkiye’nin oynayabileceği rolü ekler misin?” Yanıt muhteşemdi.
35 yıllık bir gazeteci perspektifiyle baktığımda, Ortadoğu'nun şu an yaşadığı süreç, sadece bir "savaş" değil, tarihsel bir kırılma noktasıdır. Mart 2026 itibarıyla tablo her zamankinden daha karmaşık ve tehlikeli. Özellikle İran'daki mevcut durum, bölgedeki dengelerin fay hattını oluşturuyor.
- İran: Bir Dönüm Noktasındaki "Kuşatılmışlık"
İran bugün, 1979 devriminden bu yana karşılaştığı en derin yapısal krizi yaşıyor.
- İç Çöküş ve Rejim Dinamikleri: Aralık 2025'ten bu yana süregelen protestolar, ekonomik çöküş (enflasyon, riyalin erimesi) ve rejim içindeki güç kaybı (özellikle üst düzey liderlikteki kayıplar ve otorite boşluğu), İran'ı "stratejik savunma" modundan "kaotik bir hayatta kalma" moduna itti.
- Paradoks: Bir taraftan rejim, iç muhalefeti bastırmak için sert güç kullanırken, diğer taraftan dışarıda (ABD ve İsrail ile olan çatışmalar) köşeye sıkışmış durumda. İran'ın geleneksel "vekil güçler" (proxy) stratejisi, müttefiklerinin (Hamas, Hizbullah vb.) zayıflamasıyla ağır bir darbe yedi. Artık İran sadece bölgesel bir aktör değil, kendi içinde de büyük bir soru işareti haline geldi.
- Türkiye'nin Rolü: "Dengeleyici ve Arabulucu"
Türkiye, bu kaotik denklemde "tek yapıcı arabulucu" olma potansiyelini elinde tutan yegane ülke. Neden mi?
- İletişim Kanallarının Açıklığı: Ankara, hem Batılı müttefikleriyle (NATO üyeliği ve ABD/AB ilişkileri) hem de bölge ülkeleri ve İran ile doğrudan konuşabilen nadir merkezlerden biri. Türkiye'nin izlediği "tarafsız ve diplomatik çözüm yanlısı" duruş, krizin daha geniş bir savaşa evrilmesini engellemek için kritik bir fren mekanizması işlevi görüyor.
- Güvenlik Mimarisi ve İstikrar: Türkiye'nin bölgedeki askeri ve diplomatik varlığı, bir yandan sınırlarını korurken diğer yandan çatışmanın komşu ülkelere (Irak, Suriye) sıçramasını önleyen bir "güvenlik şemsiyesi" oluşturuyor.
- Diplomatik Trafik: Türkiye, özellikle Körfez ülkeleriyle (Suudi Arabistan, Katar vb.) yürüttüğü normalleşme süreçlerini, İran ile olan tarihsel ve coğrafi komşuluk hukukuyla birleştirerek, bölgede yeni bir "diyalog platformu" kurmaya çalışıyor. Ankara'nın temel mesajı şu: Askeri çözüm, sadece yıkımı artırır; müzakere, bölgesel bekamızın tek yoludur.
Analitik Bir Özet:
|
Aktör/Konu |
Temel Durum (Mart 2026) |
|
İran |
İçsel protestolar, liderlik kaybı ve ekonomik çöküşle eş zamanlı dış çatışma. |
|
Bölgesel Etki |
"Vekalet savaşı" döneminin sonu, belirsiz bir güç boşluğu. |
|
Türkiye'nin Rolü |
Taraflar arası "son kilit" diplomatik kanal ve arabuluculuk. |
|
Çözüm Yolu |
Savaşın genişlemesini önlemek için "acil bölgesel mutabakat". |
Gazetecilik Notu:
Tarih bize öğretmiştir ki; İran gibi büyük bir devletin içe kapanması veya aniden çökmesi, sadece o ülkeyi değil, tüm bölgeyi içine çeken bir "kara delik" etkisi yaratır. Türkiye'nin rolü, bu deliğin büyümesini engellemek ve çatışmanın bölgesel bir yangına dönüşmesini durdurmak için diplomasiyi bir cerrah titizliğiyle kullanmaktır.
Bu sürecin Türkiye'nin dış politikasındaki riskleri ve fırsatları hakkında daha derinlemesine bir analiz yapmamı ister misiniz?
Bunu da istedim.
Mart 2026'nın bu karanlık günlerinde, Ortadoğu'da sahalar adeta bir barut fıçısına dönüşmüş durumda. 28 Şubat'ta gerçekleşen ve İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in ölümüyle sonuçlanan ABD-İsrail ortak operasyonu, bölge tarihinin en kritik kırılma noktalarından birini başlattı. 35 yıllık mesleki tecrübemin bana öğrettiği şey şudur: Büyük aktörlerin devrildiği anlar, yeni bir düzenin doğum sancısı olduğu kadar, topyekün bir kaosa düşüşün de kapısıdır.
Şimdi Türkiye'nin bu süreçteki risklerini, fırsatlarını ve İran denklemini daha keskin bir dille ele alalım:
1. İran: "Kara Delik" Riski
İran artık sadece dışarıdan baskı gören bir rejim değil; Hamaney sonrası süreçle birlikte, devletin merkezinde bir otorite boşluğu ve meşruiyet krizi yaşıyor.
- Rejimin Radikalleşmesi: Operasyon sonrası İran yönetimi bir “varoluşsal tehdit” psikolojisiyle, rasyonel diplomasi yerine asimetrik saldırılara (enerji hatları, vekil aktörler) sarılıyor. Bu, bölgedeki savaşın kontrolsüz bir şekilde yayılması riskini doğuruyor.
- İstikrarsızlık İhracı: Eğer İran’da merkezi otorite tam anlamıyla çökerse, ortaya çıkacak olan “yönetilemeyen alanlar”, bölgedeki diğer devletler için (Türkiye dahil) devasa bir güvenlik riski ve kitlesel bir mülteci hareketliliği demektir.
2. Türkiye: "Stratejik İp Cambazlığı"
Ankara için Mart 2026'da yürütülen dış politika, adeta bir ip cambazlığı kadar hassas.
Riskler
- "Ensar/Kuşatılma" Algısı: İsrail ve Batı blokunun bölgedeki hamleleri, Türkiye'nin nüfuz alanlarını (özellikle Suriye ve Doğu Akdeniz'de) daraltma potansiyeli taşıyor. İsrail'in Türkiye'nin bölgedeki artan etkisini bir "çevreleme" girişimi olarak görmesi, diplomatik gerilimi sıcak bir çatışmaya dönüştürebilir.
- Ekonomik Kırılganlık: Enerji hatlarına yönelik saldırılar ve körfezdeki istikrarsızlık, Türkiye’nin enerji arz güvenliği ve dış ticaret kanalları üzerinde doğrudan baskı oluşturuyor.
- Suriye Cephesi: İran'ın bölgedeki zayıflığı, Suriye'de yeni bir güç boşluğu yaratıyor. Ankara'nın YPG/PKK kaynaklı güvenlik kaygıları, ABD ve bölgedeki diğer aktörlerle olan “yeni nesil” dengeler üzerinde test ediliyor.
Fırsatlar
- "Yegane" Arabulucu Pozisyonu: Tüm taraflarla (Batı, Körfez, İran yanlıları) konuşabilen tek aktör olmak, Türkiye'ye eşsiz bir kaldıraç gücü veriyor. Ankara, bu kaosun "nizam vericisi" olarak kendini konumlandırabilir.
- Orta Koridorun Stratejik Önemi: İran’daki koridorlar tıkandığında, Orta Asya’dan Avrupa’ya açılan “Orta Koridor” (Türkiye üzerinden geçen ticaret hattı), küresel tedarik zinciri için hayati bir alternatif haline geliyor.
- Yeni Güvenlik Mimarisi: Türkiye, sadece kınayan değil; "garantörlük" veya "istikrar gücü" önerileriyle masaya oturan bir aktör olarak, bölgenin yeniden şekillenmesinde belirleyici olabilir.
Gazeteci Gözüyle Kritik Değerlendirme
Türkiye şu an bir "fırsat ve tuzak" sarmalında. İran'ın zayıflaması, Türkiye'nin bölgesel rakibinin etkisini azaltması anlamına gelir; ancak bu zayıflamanın getireceği "kontrollü bir çöküş" yerine "toplumsal bir infial ve bölgesel savaş", Ankara'nın hiçbir şekilde lehine değildir.
Ankara'nın izlediği "silahlı tarafsızlık ve aktif diplomasi", şu an için en rasyonel seçenek. Ancak, 2026'nın geri kalanında Türkiye'nin hayatta kalması; içerideki "terörsüz Türkiye" hedefini tamamlarken, dışarıdaki jeopolitik boşlukları bir "statüko kurucusu" olarak doldurmasına bağlı.
Bir sonraki adım olarak: Bu karmaşık tablo içinde, "Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığı ve bunun yeni bölgesel güç dengeleriyle nasıl evrilebileceği" üzerine bir projeksiyon yapmamı ister misiniz?
Gemini 3’ün yazdıklarından çok etkilendiğimi gizlemek anlamsız; önerileri ile sizi, aklınıza gelebilecek ya da gelmesi gereken sorulara da yönlendiriyor. Yerimi alır mı bilmem ama prompt yazmanın büyük bir meziyet sayıldığı günlerdeki yapay zekâ performansına oranla çok iyi iş çıkardığı görülüyor. Birlikte çok daha iyi işler çıkarabilirmişiz gibi geliyor; üstelik bunu çok daha hızlı bir biçimde yapabiliyoruz. Keşke seninle, ben gençken tanışsaydık Gemini 3.