Doğrudan yatırımlar yoluyla gerçekleşen sermaye girişleri hariç, sermaye hesabının tüm bileşenlerinden 2001 yılında büyük hacimli çıkışlar kaydedildi.
Türkiye, 1998 yılında ağustos ayında patlak veren Rusya krizi nedeniyle bir yıl daha sermaye çıkışı yaşadı. 1998'in ilk yarısında 6,9 milyar dolar sermaye girişi yaşanırken, sonraki üç ayda 10,9 milyar dolar sermaye çıkışı yaşandı. Ancak Türkiye, aşırı sermaye çıkışlarının üstesinden gelmeyi başardı ve hızla toparlanarak yılın tamamında sermaye çıkışını 755 milyon dolar seviyesinde tuttu.
1999 yılında sermaye girişleri 4,7 milyar dolara ulaştı. Bu girişlerin büyük kısmı portföy yatırımları şeklinde gerçekleşti ve 3,4 milyar dolar tutarındaki kısmı, özellikle Hazine'nin uluslararası piyasalarda gerçekleştirdiği tahvil ihraçları nedeniyle kasım ve aralık aylarında gerçekleşti. 1999 yılındaki kısa vadeli sermaye girişi 759 milyon dolar oldu. Kısa ve uzun vadeli sermaye hesapları ile doğrudan yatırım hesaplarında da hafif girişler kaydedildi. Ağustos 1999'daki deprem ve buna bağlı olarak finans piyasalarında yaşanan çalkantıların, aynı yılın eylül ve ekim aylarında portföy ve kısa vadeli yatırım çıkışlarına yol açtığını ve bunun 1999 yılında sermaye girişlerini sınırlayan bir etken olduğunu belirtmem gerekiyor. Bir başka ifadeyle, deprem felaketine rağmen Türkiye, 1999’da yurtdışından sermaye çekmeyi başarmıştı.
2000 yılında uygulamaya konulan döviz kuruna dayalı istikrar programı, sermaye girişleri için oldukça elverişli bir ortam yarattı. TL reel olarak değer kazanmakta, ekonomi hızla büyümekte ve piyasaları daha da serbestleştirmek, finansal piyasaları düzenlemek ve güçlendirmek için bir dizi önlem alınmaktaydı. Bu durum, 2000 yılında 9,4 milyar dolar tutarında net sermaye girişine neden oldu. Bunun 4,3 milyar doları, büyük ölçüde bankacılık dışı sektörlerin yurt dışından sağladığı kredilerden kaynaklanan uzun vadeli sermaye girişi şeklindeydi. Net kısa vadeli sermaye girişi, büyük ölçüde bankaların yurt dışından borçlanması kaynaklı olarak, 4 milyar dolara ulaşmıştı. Hükümetin tahvil ihraçları yoluyla uluslararası piyasalardan net 6,1 milyar dolar borçlanmasına rağmen, yabancı yatırımcıların net menkul kıymet satışları, net portföy yatırımının 1 milyar dolarda kalmasına neden oldu.
Yükselen siyasi tansiyon, yabancı sermaye akımlarına darbe oldu
Kasım 2000’de yükselen siyasi tansiyon ve bunun piyasalara yansımasıyla, hem yerli hem de yabacı yatırımcıların uygulanmakta olan ekonomik programa güveninin hızlı bir şekilde zayıfladığını gördük. Bu durum, sene başından itibaren çok kuvvetli seyreden yabancı sermaye akımları için büyük bir darbe oldu. Kasım ayına kadar 12,5 milyar dolar net sermaye girişi olmuşken, kasım ayındaki kriz, yılın son iki ayında yaklaşık 3 milyar dolarlık bir çıkışa yol açtı.
2001 yılındaki ekonomik krizin tetiklediği sermaye çıkışları ocak-eylül döneminde 10,6 milyar dolara ulaştı; bu çıkışlar çoğunlukla kısa vadeli nitelikte oldu. Kısa vadeli sermaye hesapları ve portföy yatırımları kanalıyla, sırasıyla 7,9 milyar dolar ve 4 milyar dolar sermaye çıkışı kaydedildi. Bankacılık sektörünün 2001 yılında kredilerini yenileyememesi de göz önüne alındığında, bu sektörün kısa vadeli kredilerinin net geri ödemesi bu dönemde 4,9 milyar dolara kadar ulaştı. Portföy hesabındaki çıkışlar, ağırlıklı olarak yurt dışı yerleşiklerin net menkul kıymet satışlarından oluşmuştu. Kısacası, doğrudan yatırımlar yoluyla gerçekleşen sermaye girişleri hariç, sermaye hesabının tüm bileşenlerinden 2001 yılında büyük hacimli çıkışlar kaydedildi.
Özetle, Türkiye'nin uluslararası sermaye akımlarıyla ilgili deneyimi dört ana alt dönemde incelenebilir. İlki, Türkiye'nin sermaye hesabının ikili veya çok taraflı resmi işlemlerden oluştuğu 1950-1974 dönemidir. Bu dönemde, kısa vadeli veya portföy akımları neredeyse hiç yoktu. İkinci aşama, 1974-1989 dönemidir. Bu dönemin ilk kısmı, petrol kriziyle ilişkili zorluklarla şekillendi. Türkiye, dış borcunun yeniden yapılandırılmasını talep etmek zorunda kaldı. Pratikte bu, Türkiye'nin 1980lerin ikinci yarısına kadar uluslararası finans piyasalarına veda etmesi anlamına geliyordu. 1980lerin ikinci yarısı, finans piyasalarında ve genel olarak ekonomide gerçekleştirilen reformlar sayesinde artan sermaye akımları dönemiydi. Son alt dönem, yani 1990’lı yıllar, Türkiye'nin sürekli büyüyen uluslararası finans kaynaklarından faydalanma umuduyla sermaye hesabını serbestleştirmesiyle, önceki yıllardan tamamen farklılaştı. Görünüşe göre, Türkiye 1990'dan sonra uluslararası sermaye piyasalarına, hem mutlak büyüklük hem de milli gelire oran itibariyle, daha fazla erişime sahip oldu. Ancak, bu dönemdeki sermaye girişlerinin oynaklığı, Türkiye ekonomisinin kırılganlığını artıran, faydası kadar zararı da olan bir tablo yarattı.
Ekonomik yapımızı dalgalanmalara karşı dayanıklı hale getiremedik
Hikâyenin 2002 sonrasındaki bölümünün, hafızalarda çok daha taze bir şekilde yer aldığını tahmin ediyorum. Türkiye’nin yabancı sermaye akımlarıyla aşk ve nefret sarkacında ilerleyen ilişkisi, ne yazık ki 2002 sonrasında da değişmedi. Ne yabancı sermayeden vazgeçebildik ne de onunla rahat edebildik. Bunun temel nedeni, ekonomik yapımızı, sermaye akımlarındaki kaçınılmaz dalgalanmalara karşı dayanıklı hale getirememizdir. Yabancı sermaye akımlarıyla aşk-nefret ilişkimiz 2018 sonrasında yeni bir boyut kazandı. Onu da bir sonraki yazıda değerlendireceğim.