Savaşın yakında biteceği bir senaryoda, hem yurtiçi hem de yurtdışı faktörleri de göz önüne aldığımda, mevcut kur politikasının 2027’nin ikinci yarısında olabilecek bir seçime kadar sürdürülebileceğini düşünüyorum.
Profesyonel bir ekonomist olarak kariyerim boyunca bana en çok sorulan sorulardan bir tanesi, kurların daha ne kadar tutulabileceği oldu. Onlarca yıldır vatandaşlarımızın kafasında hep bu sorunun olması, aslında kurların tutulması zorunluluğunun da temel nedeni. Yani, bir tür tavuk-yumurta sorunsalı ile karşı karşıyayız. Bu tip durumlarda ideal çözüm, önce problemin kök nedenlerini anlamak ve sonrasında da bunları gidermek olmalı. 1990’ların ortasından itibaren bu amaçla yola çıktığımız ama başarılı olamadığımız birçok deneme yaptık. Onlarca program ya başarısız oldu ya da arkasındaki siyasi irade zayıflayınca yarım kaldı. Bugün geldiğimiz noktada, hâlâ aynı soruyu soruyor olmamız moral bozucu olsa da, mümkün olduğunca akılcı bir yaklaşımla öneriler getirmeye devam etmek zorundayız.
Akılcı yaklaşımın ilk adımı, döviz kurlarının vatandaşlarımızı neden bu kadar çok ilgilendirdiğini anlamak olmalı. Dünyanın çoğu ülkesinde sıradan insanlar, eğer yakın zamanda başka bir ülkeye seyahat etmeyeceklerse, döviz kurlarının seyriyle ilgilenmez, kurların seviyesini de pek bilmez. Halbuki ülkemizde durum çok farklı. Finansal okuryazarlığı çok sınırlı olan, hatta hiç olmayan vatandaşlarımız bile döviz kurlarının seviyesini bilir ve artış temposunu takip eder.
TL’ye güven kaybolunca döviz, altın ve gayrimenkul öne çıktı
Bunun nedeni, 1970’lerin ortasından beri çok yüksek seyreden enflasyon oranları nedeniyle, Türk Lirası’nın alım gücünün sürekli azalması ve bunun sonucunda da yerel paramıza güvenin neredeyse kaybolmasıdır. Duayen iktisatçı Prof. Asaf Savaş Akat, bu durumu çarpıcı bir şekilde ifade etmek için “TL dandik paradır” ifadesini kullanır; çok da haklıdır. Eğer geniş toplum kesimleri yerel para birimine güvenmiyorsa, o zaman alım güçlerini koruyabilmek için alternatif arayışına girer. Bu alternatif ülkemizde geleneksel olarak altın, arsa ve diğer gayrimenkuller olarak öne çıkar. 1980lerde yapılan finansal reformlarla, Türkiye’de yerleşik kişilerin yabancı para cinsinden mevduat hesabı açmasına izin verilmesi, TL’nin uluslararası konvertibilitesinin sağlanması ve Türkiye’nin sermaye hesabının tamamen serbestleştirilmesiyle, yabancı paralar da bu alternatifler arasına girmiş oldu. Hemen her köşede açılan döviz bürolarından ve binlerce banka şubesinden, neredeyse peynir-ekmek almak kadar kolay bir şekilde dolar, mark (sonrasında euro) ya da pound almak mümkün olunca, vatandaşlarımızın tasarruflarını hızla TL’den yabancı paralara (ağırlıkla da dolara) çevirdiklerine şahit olduk.
Piyasaların temel bir kuralı vardır: Eğer piyasa aktörleri (bu örnekte Türkiye’de yerleşik herkes) piyasada bir bozukluk görürlerse, bundan korunmak ya da eğer yapabiliyorlarsa faydalanmak için, mevcut tüm araçları kullanırlar. Bizim örneğimizde, yüksek seviyedeki fiyat istikrarsızlığının TL’de yarattığı güven kaybı temel bozukluk, bundan korunmak için piyasadaki araçlar ise döviz ve altın oluyor. Hele bir de bu iki korunma (ve hatta para kazanma) aracına erişim çok kolaysa, o zaman insanların dandik paradan kaçıp, kendilerine güvenli bir liman bulmaya çalışmasını da yadırgamamak gerekiyor.
Enflasyonu 50 yıldır düşüremiyor olmamızın doğal sonucu olarak TL’ye güvenin azaldığını ve ülkemiz ekonomisi ve finans piyasalarının hızla dolarize olduğunu tespit etmiş olduk. Dolarizasyonun yüksek olduğu ülkelerdeki en önemli sorunlardan bir tanesi, döviz kurlarındaki artışların enflasyonu da artırıcı etki yapması. Kurlar artınca, ithal ettiğimiz ürünlerin fiyatlarının artması gayet doğal ama eğer ülke ekonomisinde, ticarete konu olmayan sektörlerde bile fiyatlar kurlara bağlı olarak değişiyorsa, o zaman döviz kuru-enflasyon ilişkisi çok daha karmaşık hale geliyor. Yakın zamana kadar, ülkemizde gerek konut gerekse ticari amaçlı gayrimenkul alım-satımlarında ve kiralamalarında döviz cinsinden kontratlarla işlemler yapılabiliyordu. 2018’deki rahip Brunson krizi sonrasında bu artık mümkün olmasa da, mal sahiplerinin kira artış beklentilerinde kurları mutlaka göz önünde bulundurduklarını biliyoruz. Bu ve buna benzer birçok örneği düşününce, kurlardaki artışın enflasyonu önemli ölçüde beslediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Merkez Bankası’nın da bu konuda yapmış olduğu çok sayıda hesap var.
Enflasyon ile kur artışı arasındaki makas, 2026’da daha da açılmış
Durum böyleyse, “enflasyonu düşürmek için kur artışlarından gelen etkiyi sınırlamak lazım” diye düşünmek son derece doğal. 2023 Haziran’ından beri uygulanan program da, daha önceki birçok benzeri gibi, aynen bu prensiple hareket ediyor. Şöyle bir veriyle ne demek istediğimi somutlaştırayım: Mevcut programın başladığı Haziran 2023’ten beri, kümülatif tüketici fiyatları enflasyonu %198 olmuş. Aynı dönemde $/TL kurundaki artış ise %74,1’de kalmış. Daha yakın döneme bakacak olursak, bu yılın ilk dört aylık döneminde enflasyon %14,6 olurken, $/TL kurundaki artış %4,9 le sınırlı kalmış. Yani, enflasyon ile kur artışı arasındaki makas, 2026’da daha da açılmış. Bunun nedeni elbette enflasyonun, savaşın da etkisiyle, hedeflerin ve tahminlerin çok üzerinde seyretmesi. Enflasyon yüksekse, o zaman kuru daha da sıkalım dediğimiz zaman, bu yazının başlığındaki soruyu daha çok duymaya başlıyoruz: Kuru daha ne kadar tutabilirler?
Konu, kurlar artar mı değil, ne zaman artar?
Aslında, bu sorunun kendisi bile asıl çözmemiz gereken soruna ilişkin çok değerli bir bilgi içeriyor: Vatandaşlarımız, kurun önümüzdeki dönemde artacağından çok emin; sadece zamanlama konusunda tereddüt içinde. Yani konu, kurlar artar mı değil, ne zaman artar? Bu beklentinin nedeni de, enflasyonu düşüremiyor olmamız ve TL’yi dandik para olmaktan çıkartıp hem tasarruflarımız hem de günlük işlemlerimizde kullandığımız yegâne para statüsüne yükseltemememiz. İşte bu nedenle, her platformda, enflasyonu sadece düşürüyor olmak yetmez, acilen ve kalıcı bir şekilde fiyat istikrarını sağlamamız lazım diyorum.
Kuru daha ne kadar tutabilirler sorusunun yanıtıysa, ekonomi yönetiminin bu yöndeki kararlılığına bağlı. Ekonomi yönetimi, son üç yıldır uygulamakta olduğu kur politikasında bir değişiklik olmayacağı mesajını her fırsatta veriyor. Uygulamalar da bunu destekliyor. Bu nedenle, siyasi iradenin, bir sonraki seçime kadar mevcut kur politikasının devamı yönünde tecelli ettiğini söyleyebiliriz. Peki, istemek ayrı, yapabilmek ayrı derseniz ve ekonomi yönetiminin kurları tutmaya gücü yetecek mi diye sorarsanız, onun cevabı biraz daha zor. Savaşın yakında biteceği bir senaryoda, hem yurtiçi hem de yurtdışı faktörleri de göz önüne aldığımda, mevcut kur politikasının 2027’nin ikinci yarısında olabilecek bir seçime kadar sürdürülebileceğini düşünüyorum. Eğer imkân bulursa, ekonomi yönetiminin kur artış temposunu bir miktar artırması söz konusu olabilir. Lakin bunun için savaşın bitmesi ve enflasyon beklentilerinin, kısmen de olsa, düzelmeye başlamasını beklemek gerekecek sanırım. Bu konuya devam edeceğim.
