Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz İoanna Kuçuradi’yle bir kitap hazırlarken başlayan sohbetlerimizden bana, her karşılaşmada yeniden düşündüren sorular, insanın değerini gözetme sorumluluğu ve umuttan vazgeçmeyen bir çalışma disiplini kaldı. Şimdi onun ardından yazarken, yıllar önce söylediği sözleri yeniden duyuyorum: “İnatla umutluyum. Bu bir yaşam biçimi…”
Bazı insanları tanıdıktan sonra, söyledikleri hiç beklemediğiniz bir anda yeniden gelir aklınıza. Bir kitap okurken, bir haberi anlamaya çalışırken, sözcüklerin kolayca birbirine karıştırıldığı bir konuşmayı dinlerken… “Bunu ondan duymuştum” dersiniz. Sonra durur, üzerinde yeniden düşünürsünüz. İoanna Kuçuradi, benim hayatımda böyle bir yere sahipti. Şimdi onun ardından yazarken, birlikte geçirdiğimiz saatleri, sade kahveler eşliğinde uzayan sohbetlerimizi ve o sohbetlerden sonra zihnimde çalışmaya devam eden soruları anımsıyorum.
2016 yılında İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı seçildiğinde kendisi için hazırladığım kitabın adı İnatla ve Umutla İnsan ve Değerleri Peşinde İoanna Kuçuradi’ydi. Bugün bu adı yeniden düşünüyorum. Kitabın hazırlanışını, Hoca’yı tanımaya çalışırken duyduğum heyecanı, sorularımı oluştururken yaşadığım kaygıyı düşünüyorum. Bir insanın yaptıklarıyla söyledikleri arasındaki bağı yakından görme olanağı bulmuştum. Aradan geçen yıllarda, o buluşmalarda öğrendiklerimin ne kadarının benimle kaldığını fark ettim.
Hoca’nın yıllardır söylediği sözler hiç aklımdan çıkmıyor: “İnatla umutluyum. Bu bir yaşam biçimi…” Onun ardından yazacağım yazının da bu sözlerin çevresinde gelişmesini istiyorum. Çünkü kendisini tanıdığım süre boyunca umudun, onun gündelik hayatında nasıl bir karşılığı olduğunu gördüm. Çalışıyor, anlatıyor, soruları dinliyor, kavramları açıklıyor, yeniden çalışıyordu. İstediği sonucu hemen alamamak, yaptığının değerine duyduğu inancı ortadan kaldırmıyordu.
ilk buluşmanın heyecanı
Kitap Fuarı’nın o yılki Onur Yazarı’nın İoanna Kuçuradi olduğunu öğrendiğimde kendimi çok şanslı hissetmiştim. “Kuçuradi mi? Harika! Demek nihayet felsefenin kraliçesi ile tanışacağım” gibi bir şeyler mırıldandığımı anımsıyorum. Ardından endişeler de üşüşmeye başlamıştı beynime. Bu kadar yoğun üreten biri bana ne kadar zaman ayırabilirdi? Ona layık bir kitap hazırlayabilir miydim? Çalışmalarını biliyordum, ama bu yeterli olacak mıydı? Çok çalışmalı, çok okumalıydım…
Telefonla ilk aradığımda sesimdeki ürkekliği muhakkak fark etmişti, ama hiç belli etmedi; anlattıklarımı dinledi. Sonra kitabın içeriğini konuşmak üzere beni Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi’ndeki ofisine çağırdı. Yazın en sıcak günlerinden birinde kapıdan içeri girerken kendimi epey hazırlıklı hissediyordum. Araştırmış, evdeki kitapları karıştırmış, kendimce donanımımı artırmıştım. Yine de karşılaşmanın heyecanı başkaydı.
İşte fotoğraflardan tanıdığım Hacettepe Üniversitesi’nin en güzel hocası, felsefenin kraliçesi, bu kez Maltepe Üniversitesi’nde masasının başında tam karşımdaydı. Benim ilgi alanım edebiyatın ustaları, dostlarım Özdemir İnce ve Ülker İnce’nin, Bilge Karasu’nun, Güngör Dilmen’in, Metin Altıok’un, Akşit Göktürk’ün vefakâr dostu gülümseyerek bakıyordu.
Sade kahvelerimizi içerek başladığımız sohbet, üç dört buluşmaya uzadı. Yalnızca konuşuyor, konuşuyorduk. Anlattıklarından ipuçları yakalamaya çalışıyor; karşımdaki bu örnek insanın net söylemlerinin ufkuma getirdiği açılımlardan keyif alıyordum. O günlerde yazdığım bir cümle, duygumu hâlâ olduğu gibi anlatıyor:
“İş bitmeden mesainin sona ermediği bir dünya ile karşılaşmayı o kadar özlemiştim ki…”
Bu arada bana kendisiyle ilgili kaynaklar da öneriyordu. Sahaflar Çarşısı’ndaki ünlü Elif Kitabevi’nin sahibi, değerli felsefe tarihçisi sevgili Arslan Kaynardağ’ın kendisiyle yaptığı söyleşi, Oktay Yalın’ın hazırladığı belgesel film, armağan kitaplar… Okudukça, izledikçe, dinledikçe Kuçuradi’yi daha fazla tanımanın, öğrenmenin tadı artıyordu. Bir sonraki buluşmaya, önceki konuşmanın açtığı sorularla gidiyordum.
dinlemek ve düşünmek
Kitap kafamda şekillendikçe ona anlatmaya, sorularımdan örnekler sunmaya başladım. Dinliyordu. Fark etmiştim ki önerdiklerime bir yorum yapmıyorsa bu, sanki onayladığı anlamına geliyordu. İstemediği ya da beğenmediği bir konuda ise itirazını gayet net iletiyordu. Ne şanslıydım ki kitaptaki sorulardan yalnızca birine “koymayalım” dedi; 41’ini yanıtlayarak bana yayımlama olanağı tanıdı.
Kitap, yaşam öyküsü şeklinde gelişti. Mümkün olduğunca kronolojiyi takip etmeye çalıştım. O bir felsefeci, bir feylesof olduğundan bol bol felsefe de yer aldı; insan ve değerleri de insan hakları da… Her yanıtı beni düşündürdü, her sorum hata yapmama kaygısı taşıdı. Söylediklerini doğru anlamak, okura doğru aktarabilmek istiyordum.
Sıtkı M. Erinç, onu anlattığı bir yazıda, çağdaş insanı sorgulamalarının doğru bir okuyucu ve dinleyici için paha biçilmez değerine dikkat çekiyordu. Ben de o yaz aylarında kavramaya, anlamaya, üzerinde düşünmeye çalışmıştım. Sohbetlerimizin, okuduğum kitaplarının çok faydasını gördüm. Üstelik ondan farkına vararak edindiklerimin yanında, fark etmeden de çok şey öğrendiğimi sonraları anlayacaktım. İlgisiz görünen bir anda aklıma gelen bir söz, bir düşünce, beni yeniden o masaya götürecekti.
Bugün de götürüyor. Bir sözcüğü kullanırken neyi kastettiğimizi gerçekten bilip bilmediğimizi, bir yargıya hangi bilgiyle vardığımızı, karşımızdaki insanı neye göre değerlendirdiğimizi düşünürken Hoca’nın sesini hatırlıyorum. Onu dinlemiş olmanın insanda bıraktığı iz, zaman içinde böyle belirginleşiyor.
felsefe hayatın içinde
2016’daki İstanbul Kitap Fuarı’nın ana teması *“Felsefe ve İnsan”dı. Türkiye Felsefe Kurumu ile TÜYAP’ın farklı yaş gruplarına yönelik hazırladığı etkinlikler arasında çocukların eğitim hakkı, farklılıklar, eleştirel okuma ve düşünme üzerine çalışabilecekleri atölyeler de bulunuyordu. Kitaplarla buluşmaya gelen çocukların sorularla da buluşması, o yılın temasına ayrı bir anlam kazandırıyordu.
Felsefe günlük yaşamda çok işimize yarar. Varlık, bilgi, ahlak, adalet, güzellik, bilinç ve insanın yerine ilişkin sorularla uğraşırken kendi hayatımıza da bakarız. Bir davranışı değerlendirirken, bir haksızlığı görmeye çalışırken, doğru bildiğimiz bir düşünceyi sorgularken bu sorulara ihtiyaç duyarız. Hoca’nın anlattıklarında, felsefenin hayatımızla kurduğu bu bağı hep hissederdim.
Söyleşilerimizde, “Ben yıllardır öğrencilerime insan haklarını hukuk olarak değil etik olarak okutmaya çalışıyorum. İnsan hakları etik ilkelerdir” diyordu. Bu sözlerin üzerinde durmak gerekiyor. İnsan hakları hakkında konuşurken insanın değerini ne kadar gözetiyoruz? Bildiğimizi söylediğimiz ilkeler, bir başkasıyla ilişkimizde nasıl karşılık buluyor? Hoca’yı okurken insan bu soruları kendisine de yöneltmek zorunda kalıyor.
2024 Dünya Felsefe Günü nedeniyle yayımladığı mesajda, etik ve insan hakları üzerine ders verirken ya da çocuklarla ve büyüklerle konuşurken sık sık duyduğu bir cümleyi aktarıyordu: “Ben bunu hiç düşünmemiştim.” Söyledikleri başlangıçta yadırganabiliyordu. Ama kişiler kendi adlarına düşündüklerinde, anlatılanı kendi gözleriyle gördüklerinde sevinç duyuyor; bir süre sonra “Benim hayatım değişti” diyerek memnuniyetlerini dile getiriyorlardı.
Bir düşüncenin insanın hayatında açabileceği yere ilişkin bundan daha yalın bir anlatım olabilir mi? Hoca anlatıyor, asla “şöyle yapın” demiyor, kararı bizlere bırakıyordu. Dinlediğimizin üzerinde düşünmek, gördüğümüzün gereğini yerine getirmek bize düşüyordu.
hak ile çıkar arasındaki fark
O mesajında özellikle “hak” ile “çıkar” arasındaki ayrıma dikkat çekmişti. Sık sık birlikte kullandığımız bu kavramların farkını yeterince göremeyişimizin sonuçlarını anlatıyordu. “Oysa bir şey birisinin hakkıysa çıkarı olamaz, çıkarı ise hakkı olamaz” diyordu.
Sokrates’in hak tanımından hareketle, hakkın kime aitse ona muhakkak verilmesi gereken bir şey olduğunu belirtiyor; bunu bir borcun geri verilmesiyle açıklıyordu. Çıkarı ise şöyle tanımlıyordu: “‘Çıkar’ ise, kimin çıkarıysa, onun hak ettiğinden daha fazlası, başkasından/başkalarından eksilen daha fazlasıdır. Çıkar kavramı çatışmayı içerir. Çıkarlar çatışır.”
Bu sözleri yeniden okurken “başkasından eksilen” ifadesinde duruyorum. Kendi hayatımızı, taleplerimizi, kararlarımızı değerlendirirken ne kadar sık düşünüyoruz bunu? Kendimiz için istediğimizin bir başkasının hayatındaki karşılığını görüyor muyuz? Hak dediğimiz şeyin gerçekten hak olup olmadığını sorguluyor muyuz?
Hoca, dünyamızda barış isteyenlerin bu farkı görmesi ve bunun etik gerekleri üzerinde düşünmesi dileğiyle bitiriyordu mesajını. Şimdi ardından yazarken, bu dileği de yeniden okura ulaştırmak istiyorum. Onu anmanın içinde, dikkatle seçtiği kavramlara dönmek, söylediklerinin gündelik hayatımızdaki karşılığını aramak da bulunmalı.
inatla umutlu olmak
2024’te Aydın Doğan Ödülü’nün sahibi olduğunda, bir sohbet yemeğinde buluşmuştuk. Ömrünü felsefeye ve insan haklarına adamış İoanna Hoca, umuda ilişkin sözlerini o buluşmada da tekrarladı. Bütün konuklar hemfikirdik: Evet, umuttan asla vazgeçmemeliydik.
Durmadan çalıştığı bu yolculukta yaptıklarından istediği sonucu alamayınca üzülmediğini, böyle bir durum karşısında “demek ki şu anda o kadar olabiliyor” dediğini anlatıyordu. İstediği sonucu alabileceği umudunu hep taşıyordu. Bu yaklaşımını düşündüğümde, kendisiyle kitap hazırlarken tanık olduğum sabır geliyor aklıma. Anlatmanın, dinlemenin, üzerinde çalışmanın zamanını esirgemeyen sabır…
Hazırladığım kitapta ödüller hakkındaki düşüncesini de sormuştum. “Birisine şu veya bu nedenle ödül vermek, ‘senin yaptıklarını görüyoruz’ demektir. Bir çeşit tanıma ve teşekkürdür ödüller” demişti. Hiçbirine aday olmadığını, yaptıklarının önemini görenlerin kendisini önerdiğini, kararları genellikle bir sürpriz olarak öğrendiğini anlatmıştı.
O yemekten, umut tarlalarını hep sürmek gerektiği duygusuyla ayrılmıştım. O sene verim alınamasa da… Kitap için çalışmalarımız sırasında da bu duygu hiç eksik olmamıştı. Sonuca ulaşmanın gecikmesi, gösterilen özenin ve verilen emeğin kıymetini azaltmıyordu. Hoca’nın yaşam biçimi dediği umudun, bu süreklilikle çok yakın bir ilişkisi vardı.
bir kitabın sayfalarında yeniden buluşmak
Onun için hazırladığım kitabın girişinde, kendisini tanıdığım, sohbet edebilme olanağı bulduğum için duyduğum mutluluğu anlatmıştım. Okurların da kitabı bitirdiklerinde bu duygularımı paylaşacaklarına, İoanna Kuçuradi’nin çağdaşı olmaktan benim gibi gurur duyacaklarına inandığımı yazmıştım.
Bugün aynı satırlara kaybının üzüntüsüyle dönüyorum. Karşı karşıya oturduğumuz masayı, gülümseyerek dinleyişini, bir konudaki itirazını açıkça söyleyişini anımsıyorum. Hazırlık yaparken duyduğum kaygıyı da sohbet ilerledikçe öğrenmenin getirdiği sevinci de… İnsanın hayatında böyle karşılaşmaların bulunması büyük bir şans. O şansın değeri, yıllar geçtikçe daha iyi anlaşılıyor.
Hocam, iyi ki sizi tanıdım. Dinleme fırsatı buldum, kitaplarınızı okudum, sizin için bir kitap hazırladım. Şimdi sayfalarına yeniden dönerken sorularımı, yanıtlarınızı ve o yaz aylarını yeniden hatırlıyorum. Söylediklerinizin üzerinde düşünmeye devam ediyorum.
Kitaplarınız okurlarını bekliyor. Bir sayfayı çeviren, bir cümlenizde durup “Ben bunu hiç düşünmemiştim” diyen insanlarla yolculuğunuz sürecek. Bize de düşünmek, anlamaya çalışmak ve öğrendiklerimizin sorumluluğunu taşımak düşüyor. Sizden kalan o sözleri unutmadan, umut tarlalarını sürmeye devam edeceğiz. O sene verim alınamasa da…
