Belki de bugün kültür dünyasının en büyük meselesi eksiklik değil, fazlalık. Çünkü uzun yıllar kültüre erişimin yetersizliğinden söz ettik. Kitaba ulaşmak zordu, sanat etkinlikleri sınırlıydı, sergiler belirli merkezlerde yoğunlaşıyor, konserler, tiyatrolar, festivaller bugünkü kadar çoğalmıyordu. Şimdi ise tam tersine başka bir çağdayız.
Her gün yeni bir etkinlik haberi geliyor. Bir sergi açılıyor, bir diğeri kapanıyor. Bir festival bitmeden yenisinin programı açıklanıyor. Kitaplar arka arkaya yayımlanıyor. Kültür kurumları birbirleriyle daha yoğun program yapma yarışına giriyor.
İlk bakışta sevindirici bir tablo. Ama sayı arttıkça değer de aynı ölçüde artıyor mu?
Erişim arttı, temas azaldı
Asıl mesele burada başlıyor. Çünkü kültür yalnızca üretilenlerin toplamı değildir. Kültür aynı zamanda o üretilenlerle kurduğumuz ilişkinin niteliğidir.
Bir sergiden çıktığımızda gördüklerimizin ne kadarı bizimle birlikte eve geliyor? Okuduğumuz bir kitap birkaç ay sonra hâlâ zihnimizde yaşıyor mu? Dinlediğimiz bir söyleşi düşünme biçimimizde küçük de olsa bir değişiklik yaratıyor mu? Bir konserden yalnızca birkaç telefon görüntüsüyle mi dönüyoruz, yoksa müzik gerçekten belleğimizde bir yere mi yerleşiyor?
Bunları sormak gerekiyor. Çünkü farkında olmadan kültürü de hızla tüketilen ürünlerden biri hâline getiriyoruz. Bir zamanlar ulaşmak zordu. Şimdi ulaşmak kolay ama yanında kalmak zor.
İşte ben buna kültürün sessiz krizi diyorum.
Bu kriz yüksek sesle gelmiyor. Bir gün kapımızı çalıp kendisini ilan etmiyor. Tam tersine, büyük bir hareketliliğin içine saklanıyor. Her şeyin yolunda gittiğini düşündüğümüz bir anda ortaya çıkıyor. Çünkü kültürel hayat çok canlı görünebilir ama kültürün kendisi aynı ölçüde derinleşmeyebilir.
Görünürlük değerin önüne geçince
Bugün pek çok alanda karşılaştığımız en temel sorunlardan biri bu. Görünürlük, değerin önüne geçiyor. Artık yalnızca bir şeyi yapmak yetmiyor, yaptığımızı göstermek gerekiyor. Bir sergiye gitmek kadar o sergide olduğumuzu göstermek önemli. Bir kitabı okumaktan önce kapağını paylaşabiliyoruz. Bir konseri dinlemek yerine görüntüsünü kaydediyoruz. Bir yemeğin tadına varmadan fotoğrafını çekiyoruz.
Bir bakıma yaşadığımız anı yaşamaktan çok onu belgelemekle uğraşıyoruz. Böyle olunca kültürün kendisinden çok kültürle kurduğumuz ilişkinin görüntüsü önem kazanıyor. Görünmek, giderek var olmakla eş anlamlı hâle geliyor.
Bir etkinlik sosyal medyada yeterince konuşulmadığında neredeyse yapılmamış sayılıyor. Bir sanatçı görünür değilse ürettiğinin değeri sorgulanabiliyor. Bir kitap çok paylaşılmıyorsa okunmadığı düşünülebiliyor. Bir restoranın hikâyesi yeterince güçlü değilse yemeğin lezzeti ikinci plana düşebiliyor.
Gastronomide bunu uzun zamandır konuşuyoruz. Hikâye büyüyor, tabak küçülüyor. Kültür dünyasında da benzer bir şey yaşanıyor. Tanıtım büyüyor. Görünürlük büyüyor. İletişim bütçeleri büyüyor. Ama içerik aynı ölçüde büyüyor mu? Bence artık bunu sormanın zamanı geldi.
Kalıcılık gürültüyle aynı şey değil
Çünkü kültürün değerini yalnızca kaç kişinin gördüğü belirlemez. Asıl değer, insanda bıraktığı izdir.
Bir roman birkaç bin kişiye ulaşır ama kuşaklar boyunca yaşamaya devam eder. Küçük bir tiyatro salonunda oynanan bir oyun, yıllar sonra bile izleyenin belleğinde kalabilir. Bir ressamın yaşarken fazla ilgi görmeyen tablosu, yıllar sonra bir dönemin ruhunu anlatabilir. Sanatın tarihi biraz da bunun tarihidir.
Kalıcılığın gürültüyle aynı şey olmadığını bize tekrar tekrar gösteren örneklerle doludur. Bazı eserler sessizce büyür. Bazı isimler yavaş yavaş yerleşir. Bazı düşünceler yıllar sonra değerini bulur.
Ama bizim çağımız yavaşlığa pek tahammül etmiyor. Üretmek yetmiyor, sürekli üretmek gerekiyor. Görünmek yetmiyor, sürekli görünmek gerekiyor. Bir başarının ömrü giderek kısalıyor. Dün konuşulan serginin yerini bugün başka bir sergi, geçen haftanın kitabının yerini bu haftanın kitabı alıyor.
Bu hız yalnızca izleyiciyi yormuyor. Üretenleri de yoruyor. Bir yazarın kitabı yayımlanıyor; daha kitabın kendisi üzerine doğru dürüst konuşulmadan yeni kitabının ne zaman çıkacağı soruluyor. Bir sanatçı sergisini açıyor; sergi kapanmadan sonraki projenin hazırlığı başlıyor. Kültür kurumları programlarını daha da yoğunlaştırıyor.
Çünkü boşluk bırakmaktan korkuyoruz.
Kültür biraz da boşluk ister
Oysa kültür biraz da boşluk ister. Okuduğumuz bir kitabın içimizde dolaşabilmesi için zamana ihtiyacı vardır. Bir serginin düşüncelerimize yerleşmesi için sessizlik gerekir. Dinlediğimiz bir müziğin bizde kalabilmesi için onu hemen başka bir sesle örtmememiz gerekir. Kültür yalnızca üretilmez. Kültür sindirilir. Belki de bugün kaybetmeye başladığımız şey, tam da bu sindirme zamanı. Bu yüzden kültürün bugünkü sorunlarını yalnızca ekonomiyle açıklamak yeterli değil.
Elbette kültür ekonomisinin sorunları var. Sanatçının geçim koşulları, yayıncılığın maliyetleri, tiyatroların ayakta kalması, kültür kurumlarının bütçeleri, bağımsız üreticilerin yaşam savaşı son derece önemli.
Ama bunların yanında daha görünmez bir kaybımız var. Dikkatimizi kaybediyoruz.
Dikkat, kültürün görünmeyen sermayesi
Ve dikkat, kültürün görünmeyen sermayesidir.
Bir roman yüzlerce sayfa boyunca dikkatimizi ister. Bir senfoni bizi uzun süre aynı dünyanın içinde tutmaya çalışır. Bir tablo, karşısında birkaç dakika durmamızı bekler.
Ama yaşadığımız çağ sürekli başka bir şey söylüyor: Daha hızlı bak. Daha hızlı tüket. Bir sonrakine geç. Ekranı kaydır. Belki kültürle dijital çağ arasındaki en önemli gerilim de burada ortaya çıkıyor. Kültür derinleşmek ister. Dijital düzen hızlandırır. Sanat dikkat ister. Algoritma dikkatimizi bölmek ister.
Böyle bir ortamda kültürün sessiz krizini yalnızca daha fazla etkinlik düzenleyerek çözemeyiz.
Daha fazla değil, daha derin
Belki de biraz daha az ama daha derin etkinliklere ihtiyacımız var.
Daha az kitap değil elbette. Ama kitabın yayımlandığı hafta tüketilip unutulmadığı, aylar sonra da konuşulduğu bir edebiyat ortamına ihtiyacımız var.
Daha az sergi değil. Ama ziyaretçinin eserin karşısında gerçekten durabildiği bir sergi kültürüne.
Daha az festival değil. Ama festival sona erdiğinde şehre ne bıraktığını soran bir anlayışa.
Çünkü kültür takvimlerdeki etkinlik sayısından ibaret değildir. Kültür bellektir. Kültür sürekliliktir. Kültür kuşaklar arasında kurulan görünmez bağdır. Ve kültür, bir toplumun kendisiyle konuşma biçimidir.
Bir şehir onlarca festivale ev sahipliği yapabilir ama kendi yazarını unutuyorsa orada bir problem vardır. Yüzlerce kitap yayımlanabilir ama edebiyat eleştirisi giderek zayıflıyorsa bir şey eksiktir. Yeni müzeler açılabilir ama arşivler korunamıyorsa kültürel hafızanın önemli bir bölümü kayboluyor demektir.
Rakamların ötesinde ne kalıyor?
Bugün belki de kültür hayatımızda en çok ihtiyacımız olan şey yeni sorular sormaktır. Kaç kişi geldi değil, ne bıraktı? Kaç kez paylaşıldı değil, ne kadar hatırlandı? Kaç etkinlik yapıldı değil, kaç düşünce doğurdu? Kaç ödül verildi değil, hangi değer korundu? Çünkü kültürün gerçek ölçüsü rakamların biraz ötesindedir.
Ben uzun yıllardır kültür dünyasının içindeyim. Kitapların, yazarların, sanatçıların, yayıncıların, tiyatroların, müzelerin, festivallerin nasıl değiştiğine yakından tanıklık ettim. Şunu giderek daha çok düşünüyorum:
Kültür dünyasının belki de yeni bir şeye değil, biraz zamana ihtiyacı var. Durmaya. Bakmaya. Dinlemeye. Hatırlamaya. Bir kitabın yanında biraz daha uzun kalmaya. Bir tabloya ikinci kez bakmaya. Bir müziği sonuna kadar dinlemeye. Bir ustanın sözünü hemen paylaşmak yerine önce üzerinde düşünmeye.
Asıl mesele iz bırakmak
Çünkü kültürün geleceğini yalnızca ne kadar çok ürettiğimiz belirlemeyecek. Üretilenle nasıl bir ilişki kurduğumuz belirleyecek.
Belki de bu sessiz krizden çıkışın yolu daha çok konuşmaktan değil, biraz daha dikkatle dinlemekten geçiyor. Ve bütün bu kültürel bolluğun ortasında kendimize sormamız gereken asıl soru galiba şu:
Daha çok kültür mü istiyoruz, yoksa hayatımızda daha fazla iz bırakan bir kültür mü?