Eksim Holding, 40’ıncı yılını “Kitaba Vefa: Cilt Sanatı ve Restorasyon Sergisi” ile kutlarken kitapların korunmasına ve gelecek kuşaklara aktarılmasına dikkat çekiyor. Yaklaşık 50 bin ciltlik kütüphane, bine yakın eserin onarıldığı mücellithane ve yıllara yayılan emek, kültürel mirasa duyulan sorumluluğu somutlaştırıyor.
Kitapların onarılarak nesillere aktarılması, günümüzde sürdürülebilirlik kavramı olarak tarif edilen temel gündemin çok ön planda olmayan ancak anlamı büyük gayretleri arasında yer alıyor. Tıpkı bir arkeoloğun toprağın altında binlerce yaşındaki bir kültürel mirası gün yüzüne çıkarması, bir tarihi binanın aslına uygun restore edilerek hizmetlerini devam ettirmesine olanak yaratılması gibi kitaba gösterilen bu saygının da yarattığı etki çok büyük. Bu meseleyi uzun süredir iş gündeminde tutan Eksim Holding, 40’ıncı kuruluş yıldönümü münasebetiyle önemli bir etkinliğe imza attı yakın zamanda. Kuruluş, 40’ıncı yılını ‘Kitaba Vefa: Cilt Sanatı ve Restorasyon Sergisi’ ile kutladı. 50 binin üzerindeki kitap varlığından seçtiği 40 kitabın sergilendiği çalışmada, aynı zamanda 10 yıldan bu yana uzman isimlerle birlikte sürdürülen mücellithane hizmeti ile sağlığına kavuşturulmayı bekleyen kitaplar da sergilendi. Eksim Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ebubekir Tivnikli, “Yaklaşık 10 yıllık birikimin ardından bine yakın eserin onarımını gerçekleştirmiş durumdayız ve çalışmalarımız devam ediyor. Bundan sonraki süreçte de mücellithanemizdeki restorasyon çalışmalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz” diyor.

Eksim Holding, 20’nin üzerinde iştiraki, 10 bin çalışanıyla yenilenebilir enerji, elektrik dağıtım ve gıda başta olmak üzere farklı alanlarda faaliyet gösteriyor. Abdullah Tivnikli ile İsmail Fahreddin Tivnikli’nin önderliğinde 1986 yılında kuruldu. Yani içinde bulunduğumuz yıl, kuruluşlarının üzerinden 40 yıl geçti.
Bugün ikinci kuşağın yönetiminde faaliyetlerini sürdüren Eksim Holding, 40’ıncı kuruluş yılında özel bir projeye imza attı. Kuruluş, 40’ıncı yılını ‘Kitaba Vefa: Cilt Sanatı ve Restorasyon Sergisi’ ile kutladı. 50 bin eserin toplandığı geçmişi on yıllara dayanan bir sürecin anlamlı bir evresini oluşturdu söz konusu sergi, geçmişe saygı, geleceğe miras bir anlayışın eseri olarak ortaya kondu. Kurucu adını taşıyan Abdullah Tivnikli İSAR Vakfı İSAR Vakfı bünyesinde yaklaşık 10 yıl önce bir mücellithanenin kurulması, edebî eserlere duyulan saygının önemli göstergesi kabul edildi.
Eksim Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ebubekir Tivnikli, KİTAP Yayın Yönetmeni, EKONOMİ gazetesi Kültür-Sanat Editörü Faruk Şüyün ile birlikte hazırladığımız sorularımıza şu yanıtları verdi:
Eksim Holding’in 40. yılını “Kitaba Vefa: Cilt Sanatı ve Restorasyon Sergisi” ile kutlama fikri nasıl doğdu? Kurumunuzun kırk yıllık hikâyesiyle bir kitabı onarıp geleceğe taşıma çabası nerede buluşuyor?
Eksim Holding olarak 1986’da başlayan yolculuğumuzda bu sene 40. yılımızı geride bırakıyoruz. Faaliyet alanlarımızda gerçekleştirdiğimiz yatırımların ve üretimlerin yanında toplumsal faydayı, çevreye, kültür ve sanat mirasımıza sahip çıkmayı da önemli bir sorumluluğumuz olarak görüyoruz.
Kurucumuzun adını taşıyan Abdullah Tivnikli İSAR Vakfı bünyesinde yıllar içinde 50 bin ciltlik bir kütüphane oluşturduk. Yaklaşık 10 yıl önce de bu merkezde bir mücellithane kurma gereği doğdu, çünkü kütüphanemize kazandırdığımız eserlerin bir kısmı restore edilme ihtiyacı olan kitaplardı. Bu süre zarfında bine yakın eserin restorasyon çalışmalarını tamamladık. Bugüne geldiğimizde ise restore edilmiş geniş bir koleksiyona ulaşmış olduk.
Buradan hareketle grubumuzun 40. yılını sadece bir kutlama ile değil, üzerinde uzun yıllardır emek verdiğimiz ve sürdürmeye devam edeceğimiz cilt sanatı ve restorasyon çalışmalarını daha geniş kitlelerle buluşturmak için bir vesile olarak düşündük. Bu kıymetli eserleri korumak kadar onlara yeniden hayat kazandıran cilt sanatının farkındalığını artırmayı da bir değer olarak görüyoruz. Sergimizde bu birikimden seçtiğimiz 40 eserin yanı sıra onarılmayı bekleyen kitaplara da yer vererek yapılan işin önemini ve devam eden ihtiyacı göstermeyi amaçladık. Eksim’in 40 yıllık yolculuğu ile bir kitabın onarılarak geleceğe taşınma çabası bir anlamda sürdürülebilirlikte buluşuyor da diyebiliriz. Biz bu çalışmalarla yalnızca geçmişten kalan eserleri muhafaza etmiyor, aynı zamanda onların daha uzun yıllar yaşamasına ve gelecek kuşaklarla buluşmasına katkı sağlıyoruz.
Türkiye’de esin oluşturacak cinsten farklı grupların veya şirketlerin yürüttüğü benzeri bir çalışma veya böylesi kapsamlı bir çalışma ortaya kondu mu?
Ülkemizde pek çok kurum, kültürel mirasımızın korunmasına çok değerli katkılar sunuyor. Koleksiyonlar oluşturuyor, müzeler kuruyor, sergiler ve yayınlar aracılığıyla bu birikimi toplumla paylaşıyorlar. Şirketlerimizin kültürel mirasımızın farklı alanlarına sunduğu katkılar da son derece kıymetli.
Biz de Kitaba Vefa’dan önce Abdullah Tivnikli İSAR Vakfı bünyesinde daha küçük çaplı İki Kapak Bir Hazine isimli bir sergi gerçekleştirmiştik. Dolayısıyla son gerçekleştirdiğimiz çalışma, daha önce yaptığımız çalışmaların ve yıllar içinde oluşan birikimin devamı niteliğinde.
Bununla birlikte, kitap sanatlarının ve özellikle cilt sanatının korunması, araştırılması ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla vakfımız bünyesinde kurduğumuz mücellithane, bu alanda önemli bir misyon üstleniyor. Mücellithanemizde yürütülen çalışmalar yalnızca mevcut eserlerin korunmasını değil, aynı zamanda geleneksel cilt sanatının bilgi ve uygulama birikiminin yaşatılmasını da hedefliyor. Kitaba Vefa sergimiz de bu çalışmalarımızın sürekliliğinin bir neticesi olarak toplumun daha geniş kesimlerinden büyük bir ilgi gördü.
Serginin adındaki “vefa” sizin için ne ifade ediyor? Bir kitaba vefa gösterdiğimizde onun yazarına, onu üreten ustalara ve geçmişteki okurlarına karşı nasıl bir sorumluluk üstleniyoruz?
Biz bu sergiye özellikle “Kitaba Vefa” ismini verdik. Çünkü kitabın yalnızca kâğıt ve mürekkepten ibaret olmadığına inanıyoruz. Kitap bizler için ilmi, hafızayı ve emaneti temsil ediyor. Bizlere düşen de geçmişten devraldığımız bu emaneti koruyarak gelecek nesillere ulaştırmak. Bir kitaba bu gözle baktığınızda, onun bugün elimize ulaşmasını sağlayan insanları da düşünüyorsunuz. Müellifi yıllarını vermiş, müstensih satır satır yazmış, mücellit cildini büyük bir emek ve ustalıkla hazırlamış. Ardından birileri o kitabı okumuş, korumuş ve kendisinden sonraki nesle bırakmış. Bugün elimize ulaşan her kitabın arkasında, kuşaktan kuşağa aktarılan büyük bir emek, özen ve gayret var.
Bu nedenle bir eseri korumak, yalnızca fiziksel varlığını muhafaza etmek anlamına gelmiyor. Onu korurken yazarın sözüne, ustasının işçiliğine, geçmişteki okurlarının bıraktığı izlere de özen göstermek gerekiyor. Biz de bütün bu birikimin kıymetini bilerek eserlerin ömrüne katkıda bulunmayı kendimize bir vazife edindik. Yıllar sonra o kitabı eline alacak bir insanın onu okuyabilmesi, anlayabilmesi ve ondan istifade edebîlmesi için bugün üzerimize düşeni yapmak istiyoruz. Bizim için vefa da tam olarak burada anlam kazanıyor. Amacımız geçmişten aldığımız emaneti, ona gösterdiğimiz özenle geleceğe taşıyabilmek.
Sizin kitaplarla ilişkiniz nasıl başladı? Çocukluğunuzdan bugüne taşıdığınız bir kitap, bir kütüphane hatırası ya da kitaplara yaklaşımınızı şekillendiren biri var mı?
Kitaplarla ilişkim aslında çocukluğumdan bu yana devam ediyor. Özellikle iş dünyasında başarılı olmuş insanların hayatlarını araştırmaya ve onların tecrübelerinden öğrenmeye her zaman ilgi duydum. Bu anlamda otobiyografilerden ve biyografilerden çok istifade ettim. İnsanların hayat hikâyelerini, karşılaştıkları zorlukları ve başarıya giden yollarını okumak benim için her zaman önemli bir öğrenme kaynağı oldu.
Ayrıca kitaplara olan ilgimin zaman içerisinde daha da derinleşmesinde bir diğer etken ise vakfımız bünyesinde geliştirdiğimiz kütüphane oldu. Kütüphanenin sahip olduğu zengin koleksiyon ve burada bulunan eserlerle yakından temas etmek, kitabın yalnızca okunan bir metin olmanın ötesinde, geçmişten bugüne taşınan önemli bir kültürel miras olduğunu daha yakından görmemi sağladı. Kitapların korunması, araştırılması ve gelecek nesillere aktarılması gerektiğine dair düşüncem de bu ortamda daha da güçlendi.
Diğer yandan kitapla geçirdiğim zamanın hâlen yeterli olmadığını düşünüyorum. Okumaya daha fazla zaman ayırmam gerektiğine, kendimizi sürekli yenilemenin en değerli yollarından birinin de okumak olduğuna inanıyorum.
Vakfınız bünyesindeki İSAR Araştırma ve Eğitim Merkezi'ndeki birikim nasıl oluştu; kitapları toplama ve koruma çabası hangi aşamada bir restorasyon çalışmasına dönüştü?
Kütüphanemizin birikimi yıllar içinde hem satın almalarla hem de bağışlarla oluştu. Ellerindeki kitapların korunmasını ve ilimle meşgul olan insanların istifadesine sunulmasını arzu eden pek çok kişi, eserlerini vakfımız bünyesinde bulunan kütüphaneye emanet etti. Her bağışla birlikte kütüphanemiz büyürken bu eserlerin tasnifi, kayda alınması ve korunması konusunda üstlendiğimiz sorumluluk da büyüdü.
Koleksiyonumuzda Müteferrika Matbaası’ndan ve taş baskı matbu eserlerden çeşitli kitapların yanı sıra el yazması nadir eserler de bulunuyor. Bu eserler, yalnızca içerikleriyle değil, yazma kültüründen matbaa kültürüne geçişin izlerini taşımaları bakımından da önemli birer kaynak niteliğinde.
Kütüphaneye gelen kitapların bir kısmında yılların getirdiği yıpranmalar vardı. Cildi dağılmış, sayfaları kopmuş veya kâğıdı zarar görmüş eserlerin yeniden kullanılabilmesi uzmanlık gerektiren bir müdahaleye bağlıydı. Bu ihtiyaca düzenli olarak cevap verebilmek için 2017 yılında mücellithanemizi kurduk. Merhum İslam Seçen’in talebesi mücellit Muharrem Kalenci’nin emeği ve öğrencilerinin desteğiyle bugüne kadar bine yakın eserin restorasyonunu tamamladık.
Bu çalışmalar belirli bir sıra ve özen içinde yürütülüyor. Kütüphaneye kazandırılan kitaplar önce kataloğa kaydediliyor. Onarım ihtiyacı bulunanların mevcut durumu fotoğraflanıyor, hasarları tespit ediliyor. Eserin ilmî değeri ve hasarının derecesi gözetilerek restorasyon önceliği belirleniyor. Ardından kâğıdından dikişine, şirazesinden cildine kadar ihtiyaç duyduğu işlemler uygulanıyor. Bazen tek bir kitabın onarımı aylar sürüyor. Yaklaşık 50 bin ciltlik bu kütüphaneyi korumak, böyle sabırlı ve sürekli bir çalışma gerektiriyor.

Kitaplar için “şifa bekleyen eserler” ifadesini kullanıyorsunuz. Bir kitabın yeniden hayata döndüğüne tanıklık etmek nasıl bir duygu? Sizi en çok etkileyen eserin mücellithaneye gelişinden onarımının tamamlanmasına kadar uzanan hikâyesini anlatır mısınız?
Nadir eserler ilgi alanım olduğu için, geçmişten günümüze ulaşan kıymetli eserleri araştırmaya, keşfetmeye ve yeniden hayata kazandırılmalarına vesile olmaya gayret ediyorum. Bu çalışmalar sırasında karşılaştığım, zaman içerisinde yıpranmış veya çeşitli nedenlerle zarar görmüş pek çok eseri onarılmak üzere mücellithanemize teslim ettik. Bir eserin ilk teslim edildiği andan onarımının tamamlanmasına kadar geçen sürece tanıklık etmek benim için ayrı bir mutluluk ve heyecan kaynağı. Başlangıçta yorgun ve hasarlı hâliyle gelen bir kitabın, ustaların emeğiyle yeniden okunabilir ve kullanılabilir hâle gelmesini görmek tarif edilemez bir mutluluk.
“Şifa bekleyen eserler” ifadesi de aslında bu hâli çok güzel anlatıyor. Ustasının elinde aylar süren titiz bir çalışmanın ardından aynı kitabın yeniden okunabildiğini görmek insana büyük bir ferahlık veriyor. Çünkü karşınızdaki yalnızca onarılmış bir kitap değil, onu yazan, çoğaltan, ciltleyen ve yıllar boyunca koruyarak bugüne ulaştıran insanların emeğinin bir devamı. Bir kitabın onarılmasıyla aslında onun kullanım ömrünü uzatıyor, daha uzun yıllar korunmasını ve farklı nesiller tarafından okunmaya devam etmesini sağlıyoruz. Bu açıdan baktığımızda restorasyon çalışmalarımız, kitapların sürdürülebilirliğine ve gelecek nesillere ulaşmasına da katkı sağlıyor. Bu büyük emek ve aktarım zincirinin bir parçası olabilmek, geçmişten bugüne ulaşan bir emaneti geleceğe taşıyabilmek ve bu sürece küçük de olsa bir katkıda bulunabilmek, benim için bu çalışmanın en anlamlı taraflarından biri.
Sergilenen 40 eseri seçerken hangi ölçütleri gözettiniz? Farklı dönemlerden ve coğrafyalardan gelen bu kitaplar, bir araya geldiklerinde nasıl bir hikâye anlatıyor?
Seçkiyi oluştururken, kütüphanemizdeki birikimin çeşitliliğini ve kitap sanatlarının inceliklerini birlikte yansıtmasına özen gösterdik. Eserlerin düşünce ve kültür tarihindeki yeri kadar ciltleri, yazıları, süslemeleri ve geçirdikleri onarımlar da seçimimizde önemli ölçütler oldu. Bunun yanında sergide yalnızca kitapları değil, cilt sanatının tarihini, kullanılan malzemeleri ve farklı cilt yapım tekniklerini de ele alan bölümlere yer verdik. Sergimizde tasavvuftan tarihe, edebîyattan hukuka, tıptan dil çalışmalarına uzanan geniş bir yelpazede eserleri bir araya getirdik. İstanbul’un sosyal ve eğlence hayatına dair eserlerden dinî metinlere kadar uzanan bu seçkiyle, kitap kültürümüzün ve medeniyet birikimimizin farklı yönlerini aynı çatı altında göstermeyi amaçladık. Böylece ziyaretçilerin yalnızca eserleri değil, onları ortaya çıkaran kültürel dünyayı da görmelerini istedik.

Sergideki 40 eser aynı zamanda bilginin farklı dönemlerde ve coğrafyalarda nasıl üretildiğini, aktarıldığını ve yeniden yorumlandığını gösteriyor. Bağdat’tan Endülüs’e uzanan ilim merkezlerinde oluşan birikimin sonraki yüzyıllarda farklı coğrafyalarda okunarak ve geliştirilerek devam ettiğini bu eserler üzerinden takip edebîliyoruz. İbn Haldun’un Mukaddime’si ile Şeyh Galib’in Divan’ı gibi eserler, bu fikrî ve edebî mirasın farklı yönlerini ortaya koyuyor. Bu kitapları yan yana gördüğümüzde, aslında yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılan ve farklı coğrafyalarda zenginleşen ortak bir kültürel mirasın izlerini görüyoruz.
Seçkide Fususü’l-Hikem, Şeyh Galib’in Divan’ı, Mârifetnâme, Muhammediye ve Mukaddime gibi eserler yer alıyordu. Sizin kişisel olarak yakınlık duyduğunuz eser hangisi; bu yakınlık nereden geliyor?
Sergideki eserlerin her birinin farklı bir hikâyesi vardır. Ancak benim için kütüphanemizde bulunan yaklaşık 200 yıllık Mârifetnâme nüshasının ayrı bir yeri var. Aile köklerimizin Erzurum’a uzanması ve İbrahim Hakkı Hazretleri ile olan münasebeti, bu esere duyduğum yakınlığı daha da anlamlı kılıyor. İnsana ve dünyaya duyulan merakı bu eserin hemen her yerinde görmek mümkün.
Mârifetnâme’de yer alan “Hak şerleri hayr eyler / Zannetme ki gayr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler” mısralarını sıkça hatırlarım. İş hayatında da her şey her zaman istediğiniz gibi gitmiyor. O gün olumsuz olarak gördüğünüz bir gelişmenin ilerleyen zamanlarda başka bir kapı açtığını görebiliyorsunuz. Bu sözler bana öncelikle elimden gelen gayreti göstermeyi ama sonucu değerlendirirken acele etmemeyi hatırlatıyor.
Eserde astronomi, insan anatomisi ve dönemin astroloji anlayışı gibi pek çok konu da yer alıyor. Her açtığınızda farklı bir konuyla karşılaşmanız, Mârifetnâme’yi benim için ayrıca ilgi çekici kılıyor. Bugün bu nüshanın sergide ziyaretçilerle buluşması, bir kitabın yazıldığı dönemi ve onu koruyarak sonraki kuşaklara aktaran insanların hikâyesini de taşıdığını gösteriyor. Bu yönüyle Mârifetnâme, sergimizin “Kitaba Vefa” fikrini benim için en güzel şekilde somutlaştıran eserlerden biri oldu.
Mücellit Muharrem Kalenci’nin çalışmalarını izlerken sizi en çok şaşırtan ayrıntı ne oldu? Bir kitabın onarımı için harcanan zaman ve gösterilen özen, kitaba bakışınızı nasıl değiştirdi?
Bir kitabın geçmişine ve taşıdığı izlere zarar vermeden, onun asli dokusunu koruyarak onarılması bizim için en önemli hassasiyetlerden biriydi. Bu nedenle her eserin kendi hikâyesine uygun bir anlayışla ele alınmasına büyük önem verdik.
Muharrem Bey’i vakfımız bünyesindeki mücellithane aracılığıyla uzun zamandır tanıyor, çalışmalarını yakından takip ediyorum. Bu nedenle mesleğine gösterdiği özeni ve bir kitaba dokunurken taşıdığı hassasiyeti biliyorum. Yine de her eserin karşısında yeniden başlayan heyecanı hepimizi hâlâ etkiliyor. Önce kitabın geçirdiği dönemleri, uğradığı müdahaleleri ve taşıdığı hasarı inceliyor, ardından hangi işlemin yapılacağına, hatta kimi zaman nereye dokunulmaması gerektiğine karar veriyor. Çünkü Muharrem Bey’den öğrendiğimiz üzere restorasyon, eseri bütünüyle yenileme çabası taşımıyor; kitabın aslını, yaşını ve üzerinde biriken izleri koruyarak ömrünü uzatmayı amaçlıyor.
Bir kitabın cildi, kâğıdı, kenar notları ve eski onarımları da geçmişine dair izler taşıyor. Bu çalışmalar sırasında, bir eseri onarmakla onun yaşanmışlığını korumak arasındaki denge hakkında neler öğrendiniz?
Bu çalışmalar bize bir eserin içinden geçtiği bütün zamanlara ait olduğunu öğretti. Cildi, kâğıdı, temellük kayıtları, sayfa kenarlarına düşülen notlar, mühürler ve eski onarımlar kitabın kimler tarafından okunduğunu, nasıl korunduğunu ve hangi ilim çevrelerinde dolaştığını gösteriyor. Bazen küçük bir derkenar, eserin okunma biçimine veya intikal ettiği çevreye dair metnin kendisi kadar kıymetli bir bilgi taşıyabiliyor. Bütün bu izleri korumak, kitabın kuşaklar boyunca nasıl okunduğuna ve yaşatıldığına dair bilgiyi de muhafaza etmek anlamına geliyor.
Sergide restore edilmiş kitaplarla birlikte onarılmayı bekleyen eserleri de gösteriyordunuz. Ziyaretçinin bu iki hâli bir arada görmesiyle neyi fark etmesini istiyordunuz?
Kültürel mirasın kendiliğinden ayakta kalmadığını göstermek istedik. Bir tarafta zamanın ve kullanımın izlerini taşıyan, sayfaları dağılmış, cildi çözülmüş eserler, diğer tarafta ise ehil ellerde onarılarak şifa bulan kitaplar bulunuyor. Aralarındaki mesafe ancak bilgi, sabır ve uzun süren bir emekle aşılabiliyor. Ziyaretçilerin öncelikle bu emeği ve bir kitabın geleceğinin zamanında gösterilecek özene bağlı olduğunu fark etmesini arzu ettik.
Aslında biz çoğu zaman yalnızca içinde bulunduğumuz zamanı görüyor, kendi ömrümüzü esas alıyoruz. Oysa bir kitabın üzerinde, onu yazan, çoğaltan, ciltleyen ve yıllar boyunca elinden geçiren pek çok insanın ve yaşadığı dönemin izleri bulunuyor. Kitap da bütün bu izleri taşıyarak kendi ömrünü sürdürüyor. Bizim ömrümüz sınırlı; kitapların ömrü ise doğru bir şekilde korunduklarında bizden çok daha uzun olabiliyor. Bu nedenle bir kitabı onarmak onun taşıdığı zamanın ve yaşanmışlıkların geleceğe ulaşmasını sağlamak anlamına da geliyor.
Şifa bekleyen eserler aynı zamanda önümüzde duran sorumluluğun büyüklüğünü de hatırlatıyor. Kütüphanelerimizde korunmayı bekleyen her kitap, geçmişten bize ulaşmış fakat geleceğe intikali henüz güvence altına alınmamış bir emanet. Restore edilen eserler ise doğru müdahaleyle bu mirasın yeniden ilim ve kültür hayatına kazandırılabileceğini gösteriyor.
Korunan eserlerin yeniden okunması ve araştırılması da önemli. Araştırmacılar ve okurlar kütüphanenizden nasıl yararlanabiliyor? Restore edilen kitaplardan hareketle ortaya çıkan, sizi heyecanlandıran bir çalışma ya da keşif oldu mu?
Bir kitabı korumanın nihai anlamı, onu yeniden ilim ve düşünce hayatına dâhil etmektir. Muhafaza ettiğimiz bir eserin araştırmacılar tarafından okunması, incelenmesi, tartışılması ve yeni çalışmalara kaynaklık etmesiyle bu çaba gerçek karşılığını buluyor. Bu nedenle koruma ile araştırmayı birbirini tamamlayan iki sorumluluk olarak görüyoruz. Vakfımız bünyesindeki İSAR Kütüphanesi, İslami ilimler ve Osmanlı araştırmalarının yanı sıra tarih, edebîyat, felsefe ve sosyal bilimlerin farklı alanlarında çalışan araştırmacılara hizmet veriyor. Kataloğumuz çevrimiçi olarak taranabiliyor, okuma salonları, dijital tarama ve kaynak danışmanlığı gibi imkânlar sunuluyor. İSAR öğrencileri ve mezunlarının yanı sıra dışarıdan gelen akademisyenler de belirlenen şartlar çerçevesinde koleksiyondan yararlanabiliyor. Nadir eserler ise korunma koşulları gözetilerek araştırmacıların istifadesine sunuluyor.

Restorasyon çalışmaları kapsamında ise rahmetli aile büyüğümüz Tivnikli Hacı Faruk Efendi’ye ait üç yüz cildi aşkın koleksiyonun da benim için ayrı bir yeri var. Üç yıla yayılan ilk aşamada 33 eserin restorasyonu gerçekleştirildi. Koleksiyonda fıkıh, hadis ve tefsirin yanı sıra tarih, iktisat, felsefe, coğrafya ve dil alanlarından eserlerin; Arapça ve Farsçanın yanı sıra Fransızca kitapların da bulunması, bir ilim insanının ufkunun ne kadar geniş olabildiğini gösteriyor. Kitaplar birlikte incelendiğinde, sahibinin hangi meselelerle ilgilendiğini ve klasik birikimle yaşadığı çağ arasında nasıl bir bağ kurduğunu daha iyi anlayabiliyoruz.
Bu süreçte nadir eserlerin kataloglanması sırasında Şeyh Galib’in Divan’ına ait, şimdiye kadar kütüphanelerde bulunmayan bir nüshayı fark etmemiz de bizi ayrıca heyecanlandırdı. Bu nüsha literatüre İSAR nüshası olarak kaydedildi. Böylesine kıymetli bir keşfin ardından, eserin onarımını Muharrem Hocamıza bıraktık. Bütün bu çalışmalar bize şunu gösteriyor: Bir kitabı yeniden okunabilir, araştırılabilir ve anlaşılabilir hâle getirdiğinizde, onun taşıdığı bilgi ve tecrübeyi de yeniden dolaşıma sokmuş oluyorsunuz. Özellikle kişisel kütüphanelerin korunması, tek tek eserleri kurtarmanın ötesinde, bir dönemin zihniyetini, ilim anlayışını ve entelektüel dünyasını yeniden okuyabilmemize imkân sağlıyor.
Özel sektörün kültürel mirasın korunmasına verdiği desteğin kalıcı olması sizce nasıl sağlanabilir?
Bizim bu konuya çok net bir bakışımız var. Kültürel mirasımızı korumaya yönelik çalışmaların kalıcı hâle gelmesinin vakıf anlayışıyla mümkün olduğuna inanıyoruz. Tarihimize baktığımızda da ecdadımızın bu sorumluluğu büyük ölçüde vakıflar çatısı altında yürüttüğünü görüyoruz. Diğer taraftan vakıfları kurmak yetmiyor, onları yaşatmak ve çalışmalarını desteklemek için de istikrarlı bir gelirinin olması önem taşıyor. Bizim Abdullah Tivnikli İSAR Vakfı'mızda desteğimizin kalıcı olmasını sağlayan en önemli unsur da bu noktada ortaya çıkıyor. Vakfımız aynı zamanda şirketimizin de hissedarı durumda. Kurduğumuz bu güçlü yapı tüm vakıf çalışmalarımızın istikrarını ve gelişmesini destekliyor. Böylece çalışmalarımız yalnızca dönemsel desteklerle değil, uzun vadeli ve kalıcı bir anlayışla ilerliyor.
Özellikle kültürel miras alanında yaptığımız çalışmalarda sonuç almak zaman ve sabır gerektiriyor. Bazen tek bir eserin onarımı aylar sürüyor, bir ustanın yetişmesi ise yıllara yayılan bir eğitim ve tecrübe istiyor. Biz yıllardır sürdürdüğümüz çalışmalarımızı ilk defa bu sergi vesilesiyle daha geniş bir kitleyle paylaşma imkânı bulduk.
Dolayısıyla bizim için bu çalışma, yalnızca iletişim amacıyla ortaya konmuş, kısa süreli ve gelip geçici bir proje olmanın çok ötesinde. Asıl kıymetin yıllar içerisinde korunan eserlerde, yetişen ustalarda ve bu eserlerden gelecekte yararlanacak araştırmacılarda ortaya çıkacağına inandığımız bir vefa çalışması. g
