Yazın en sıcak günlerini yaşarken, karşıma kışı, dahası çocukluğumun kışlarını çıkaran bir soba fotoğrafı çıktı… İnternette eski eşyalar arasında gezinirken yeşil emayeli, dar ve yüksek gövdeli bir Şakir Zümre sobası gördüm. Plevne modeliydi. Tuğla döşeli gövdesi, ahşap kolları, kademeli hava ayarı ve yılların izini taşıyan emaye yüzeyiyle artık bir evi ısıtmayı değil, bir koleksiyoncunun ilgisini bekliyordu.
Fotoğrafa uzun uzun baktım.
Dışarıda güneş İstanbul’u kavuruyor, ben ise çocukluğumun evinde, kış günlerinde ailece toplandığımız salonu düşünüyordum. Odanın ortasında Şakir Zümre sobası yanıyor, ateşin sıcaklığı ağır ağır madeni gövdesine, oradan bütün salona yayılıyordu.
Hafıza mevsimlere aldırmıyor işte! Yaz ortasında bir soba fotoğrafı yıllardır düşünmediğiniz görüntüleri canlandırabiliyor; sizi onlarca yıl geriye götürüp çocukluğunuzun evine bırakıveriyor.
Çocukluğumun kışlarında evin sıcaklığı yalnız dereceyle ölçülmezdi; sobanın çevresinde toplananlarla, üzerinde ağır ağır demlenen çayla, ateşin sesine karışan sohbetlerle de hissedilirdi…
O yıllarda soba, evin herhangi bir eşyası değildi. Yakılması, beslenmesi, külünün alınması, borularının temizlenmesi gereken canlı bir varlık gibiydi. İlgilenmezseniz küser, ateşi zayıflar, oda yavaş yavaş soğurdu. İyi bakarsanız gövdesine yayılan sıcaklıkla karşılık verir, dışarıdaki ayazı kapının ötesinde bırakırdı.
Çocuk gözlerim için Şakir Zümre sobanın üzerinde yazılı yalnızca bir markaydı. Ateşin sıcaklığını hissediyor, kapağının açılıp kapanmasını seyrediyor, ama üzerinde yazan adın ardında nasıl bir yaşamın, nasıl bir sanayi ve Cumhuriyet hikâyesinin bulunduğunu bilmiyordum.
Yıllar sonra öğrendim ki o adın ardında yalnız evleri ısıtan sobalar değil; uçak bombaları, denizaltı su bombaları, mayınlar, tarım makineleri, motorlar ve bir kuşağın belleğine yerleşen İş Bankası kumbaraları da vardı.
Bir insanın yaşamına bomba, kumbara ve soba sığabilir miydi?
Şakir Zümre’ninkine sığmıştı…
Varna’dan başlayan yolculuk
Şakir Zümre, ilk ve ortaöğrenimini Varna’da tamamladıktan sonra Cenevre’de lise ve hukuk eğitimi görmüştü; 1908 yılında hukuk fakültesinden mezun olmuş, ardından Varna’ya dönerek avukatlık ve ticaret yapmış, siyasete girerek Bulgaristan Parlamentosu’nda Türk milletvekili olarak görev almıştı.
Sofya’da askerî ataşe olan Mustafa Kemal’le kurduğu yakınlık, yıllar sonra Cumhuriyet’in sanayileşme atılımlarından birine uzanacaktı.
Şakir Zümre, Millî Mücadele sırasında Anadolu’ya silah ve cephane gönderilmesine yardım edecek; savaş sanayisinde çalışabilecek usta ve teknisyenlerin bulunmasına destek verecek; bu hizmetleri nedeniyle İstiklal Madalyası’yla ödüllendirilecekti.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’ye yerleşecek, 1925 yılında Haliç’in Karaağaç mevkiinde, eski Tapa Fabrikası’nın kalıntıları üzerinde Türk Sanayii Harbiye ve Madeniye Fabrikası’nı kuracaktı.
Cumhuriyet döneminde özel sermayeyle kurulan ilk büyük askerî mühimmat fabrikalarından biriydi bu… İlk üretimlerde Bulgaristan’dan getirilen deneyimli usta ve teknisyenler görev aldı. Fakat kısa sürede Türk işçiler yetiştirildi; 1930’lara gelindiğinde üretim kadrosunun neredeyse tamamı onlardan oluşuyordu.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında fabrikada çalışanların sayısı iki bine yaklaşıyordu. Aralarında yaklaşık 40 kadın işçi de vardı. Kadınlar yalnız idari işlerde değil, laboratuvarlarda, torna ve planya tezgâhlarında da çalışıyorlardı.
Cumhuriyet’in üretme heyecanı, Haliç kıyısındaki bu fabrikada ete kemiğe bürünmüştü.
Gökyüzünden denizin derinliklerine
Şakir Zümre Fabrikası’nda Türk Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerinin ihtiyaçları için uçak bombaları, yangın bombaları, denizaltı su bombaları, el bombaları, mayınlar, işaret ve aydınlatma fişekleri ile değişik mühimmat türleri üretildi.
Türk Hava Kuvvetlerinin kullandığı ilk uçak bombalarının önemli bir bölümü bu fabrikadan çıktı. Üretim yalnız ülke ihtiyacıyla sınırlı kalmadı. Bulgaristan, Polonya ve Mısır’a ihracat yapıldı.
1937 yılında Yunanistan’la imzalanan 1,5 milyon liralık bomba satış sözleşmesi, genç Cumhuriyet’in özel sanayisi açısından büyük bir başarıydı.
Bomba üreten fabrika soba da yapıyordu
Şakir Zümre’nin hikâyesi çoğu kez “bomba fabrikası kapandı, soba üretmeye başladı” diye özetleniyor. Oysa gerçek, bu keskin cümlenin anlattığından daha renkli, daha karmaşık…
Fabrika askerî üretimini sürdürürken de soba yapıyordu.
1937 İzmir Enternasyonal Fuarı’nda Şakir Zümre fabrikasına ait bir soba standı vardı. Dönemin fotoğrafında farklı boy ve biçimlerdeki modeller yan yana sergileniyordu. 1939 tarihli bir gazete ilanında ise “memleketimizin ilk soba fabrikasının 15 senelik tecrübesi mahsulüdür” deniliyor; ürünler “kullanış, konfor, ekonomi, ucuzluk” sözcükleriyle tanıtılıyordu.
Reklam, sobaların her cins kömürü kolaylıkla yakabildiğini; oda, salon, apartman, dershane ve koğuşları ısıtacak farklı büyüklüklerde, sade, kromlu ve emaye çeşitlerinin bulunduğunu söylüyordu.
Demek ki bomba ile soba, aynı fabrikanın tezgâhlarında bir dönem yan yana üretilmişti.
Biri ateşi gökyüzüne ve savaş alanlarına taşıyor, diğeri onu evcilleştirerek odaların ortasına yerleştiriyordu.
Zonguldak, Plevne, Halk…
Şakir Zümre sobaları tek tip değildi. Kullanılacak yere, yakıta, ihtiyaca ve alım gücüne göre farklı modeller geliştiriliyordu:
Zonguldak, Zümre, Ağaçlı, Alman, Çiftlik, Köylü, Halk ve Plevne…
Birer soba modelinden çok, eski bir Türkiye haritasının durakları gibi geliyor bugün bu adlar kulağıma. Kömür kentinin adı Zonguldak, tarihsel hafızamızdan Plevne, doğrudan halka seslenen Halk, kırsal yaşamı çağrıştıran Çiftlik ve Köylü…
Tuğla döşeli, üç kapılı, dört kademeli modeller; yeşil emayeli gövdeler; kromlu çeşitler; kıvılcım koruyucuları… Kuzine olarak bilinen fırınlı sobalar ise evi ısıtırken yemeği de pişiriyor, mutfağın yükünü hafifletiyordu.
1961 tarihli bir reklam “kış ortasında evinizde yaz havası” vaat ediyor; Şakir Zümre sobasını “en ekonomik, en ucuz, en zarif” diye tanıtıyordu.
Sağlamlıkları da yalnız reklam cümlesinden ibaret değildi. Fabrika, yıllar sonra bile sobasını kullananlara bakım hizmeti sunuyordu. 1965’te yayımlanan bir ilanda, sobalarını özgün parçaları ve tuğlalarıyla tamir ettirmek isteyen müşteriler Şakir Zümre servislerine davet ediliyordu.
Bugün “satış sonrası hizmet” dediğimiz anlayış, o yıllarda kurulmuştu.
Bombadan kumbaraya
İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Türkiye’nin askerî ve ekonomik tercihleri değişti. Amerika’dan gelen ucuz ya da bedelsiz silah ve mühimmat, yerli üretime verilen siparişleri azalttı. Şakir Zümre Fabrikası’nın askerî faaliyetleri giderek daraldı; mevcut bilgi, makine ve iş gücünü yaşatabilmek için sivil üretime daha fazla ağırlık verildi.
İşte o dönemin en ilginç ürünlerinden biri, Türkiye İş Bankası’nın metal kumbaralarıydı.
İş Bankası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında halka tasarruf alışkanlığı kazandırmak amacıyla bir kampanya başlatmış, ilk kumbaraları Avrupa’dan getirtmişti. Ardından bu küçük metal kutuların üretimi Şakir Zümre fabrikasına verildi.
Üzerinde bankanın amblemi bulunan, seri numaralı, kilitli kumbaralar benim de aralarında bulunduğum çocuklara ve ailelere ulaştırıldı. Para atma yuvası üstte, birikenleri çıkarma bölümü alttaydı. Anahtarı ise çoğunlukla bankada bulunuyor; kumbara dolduğunda şubeye götürülerek açılıyordu.
Bozuk para metal yuvadan içeri düşerken küçük bir ses çıkarıyordu. O ses yalnız bir paranın kumbaraya atılması değildi; geleceğe güvenin, tasarruf etme düşüncesinin, Cumhuriyet’in ekonomik kalkınma hayalinin sesiydi.
Beş beygirlik yerli motor
Şakir Zümre fabrikasının sivil üretim yelpazesi soba ve kumbarayla da sınırlı kalmadı. Tarım makineleri ve aletleri, pik borular, sıhhi tesisat ürünleri, banyo sobaları, sıcak su cihazları, elektrikli ütüler ve ocaklar, sifonlar, mengeneler, presler, kül tablaları, harman savurma makineleri üretildi.
Fabrikanın geliştirdiği en dikkat çekici ürünlerden biri mazotla çalışan, beş beygir gücünde ve dakikada yaklaşık 550 devir yapan yerli motordu.
Düşünüyorum da Şakir Zümre’nin asıl gücü, ürettiği tek tek nesnelerden çok, her koşulda yeniden üretmeyi denemesindeydi. Siparişler kesiliyor, yön değiştiriyor; o, elindeki makineleri ve yetişmiş insanları koruyabilmek için yeni bir ürün geliştiriyordu.
Bombadan sobaya, sobadan kumbaraya, tarım aletinden motora… Fabrikanın hikâyesi biraz da ayakta kalabilmek için sürekli biçim değiştiren ateşin hikâyesiydi.
Müzayedelerde karşıma çıkan çocukluğum
Şakir Zümre, 16 Haziran 1966’da yaşamını yitirdi. Fabrika 1970 yılında kapandı. Makineler sustu, işçiler dağıldı; Haliç’in sanayi belleğinden önemli bir sayfa daha eksildi.
Evlerde kullanılan sobaların çoğu da kalorifer yaygınlaştıkça yerlerinden kaldırıldı. Kimi hurdacıya gitti, kimi bir kömürlükte unutuldu, kimi parçalandı. Ağır döküm gövdeleriyle yıllarca hizmet veren bu sobaların bir gün koleksiyon nesnesi olabileceği pek düşünülmedi.
Bugün Şakir Zümre sobaları antikacılarda, internet ilanlarında ve müzayede kataloglarında seyrek de olsa karşımıza çıkıyor.
Onlarla birlikte Şakir Zümre üretimi İş Bankası kumbaraları, eski reklamlar, fabrika davetiyeleri ve kataloglar da alınıp satılıyor. Fiyatları kondisyonlarına, özgün parçalarına ve modellerine göre değişiyor. Fakat bana göre gerçek değerleri, üzerlerine yazılan rakamlarla ölçülemez.
Çünkü ben o sobalardan birine baktığımda yalnızca bir antika görmüyorum.
Çocukluğumun kışlarını, ateşin gövdeye yayılışını, kapağının açılıp kapanışını, bir odanın yavaş yavaş ısınmasını hatırlıyorum. Sobanın çevresinde birbirine yaklaşan insanları, sıcaklığın yalnız ateşten değil, birlikte olmaktan da doğduğunu düşünüyorum. Ve çocukluğumda kullandığımız o sobanın, evimizin sıcak kalbi olmanın ötesinde, Cumhuriyet’in üretme tutkusundan kalmış bir hatıra olduğunu.
Çocukken bunların hiçbirini bilmiyordum. Yalnız sobanın sıcaklığını hissediyordum. Aradan geçen onca yıldan sonra görüyorum ki hâlâ hissediyorum… Demek ki çocukluğun ateşi kolay kolay sönmüyor. Üzerini zamanın külleri örtse bile belleğin derinliklerinde köz hâlinde yaşamaya devam ediyor.
Yeter ki eğilip usulca üfleyelim…
