16. yüzyıl İspanyolları günümüze önemli bir hukuk mirası bıraktılar. Gerçi özellikle uluslararası hukuk ve azınlık (Kızılderili, zenci) hakları konusundaki miras son 400 yılda çok kısa bir süre ciddiye alındı. Görüyoruz ki 2026 yılının uluslararası hukuku 1536 yılının hukukundan olsa olsa bir arpa boyu mesafede.
16. yüzyıl İspanyolları günümüze önemli bir hukuk mirası bıraktılar. Gerçi özellikle uluslararası hukuk ve azınlık (Kızılderili, zenci) hakları konusundaki miras son 400 yılda çok kısa bir süre ciddiye alındı. Görüyoruz ki 2026 yılının uluslararası hukuku 1536 yılının hukukundan olsa olsa bir arpa boyu mesafede. Vitoria ve Las Casas gibi önemli hukukçu-ilahiyatçılar için 1526 yılının konusu neydi? Soru şuydu: Aristo “doğal kölelikten” bahsettiğine göre acaba Yunanlıların barbarla köleyi eş anlamlı kullandıkları durum gibi Kızılderililer de “doğal köle” miydiler? Burada Kızılderililerin akli melekelerinin değerlendirilmesi söz konusu ama mesele sadece bu değil. Kızılderililerle karşılaşmaları Canon Law eğitiminden geçmiş bazı Katolik entelektüeller için soru işaretleri doğurdu. Kızılderililerin statüsü ne olmalıydı? İspanyol conquistadores feci bir barbarlıkla davranıyordu. Bu gaddarlık Katolik teolojisi ve Canon Law tarafından haklı gösterilebilir miydi? 16. yüzyıl İspanya’sında sadece önemli bir siyasal düşünce okulu bulmakla kalmıyoruz; aynı zamanda 150-200 yıl sonra ABD’nin kuruluşundan iç savaşa giden dönemde tartışılan kölelik ve zencilerle ilgili tartışmanın kökleri doğal haklar ve doğal hukuka bitişik gelişen Katolik ilk sürümünü görüyoruz. 16. yüzyıl İspanya’sındaki Kızılderili hakları tartışması 18. ve 19. Yüzyılların Amerika’sındaki zenci kölelerin hakları tartışmasının tarihsel öncülü ve simetriğidir. Ancak İspanya Amerika’sına köle olarak götürülmeye derhal başlanmış olan zencilerin haklarının savunulmasını içermemiş, 16. Yüzyıl tartışması Kızılderili haklarının savunulmasıyla sınırlı kalmıştır.
Vitoria’nın sadece bir doğal haklar kuramcısı olduğu ve bunu yaparak kendisini Dominiken tarikatının büyük ismi Tommaso d’Aquino’nun sürdürücüsü olarak gördüğünü söylemek yetersiz kalır. Vitoria daha orijinal bir doktrinin yaratıcısıydı ki bu doktrin de tümden yeni değildi; başlangıcı Ockham’da vardı. Ancak Vitoria’nın özelliği dayandığı kanıtları ve yazarları “orijinal niyetlerinin” dışındaki konulara taşımak ve uygulamaktı. Daha da ötesinde Vitoria bir totus orbis kavramına ulaşmıştı ki bunun da nüveleri Dante’de olmakla beraber, Vitoria çok daha ileriye götürmüştü. Totus Orbis evrensel bir civitas idi –commonwealth. Bugünkü Avrupa’nın olmak istediği ama pek de başaramadığı gibi kaynaşmış bir “uluslar topluluğu”.
Totus orbis, Otto von Gierke’nin net biçimde açıkladığı bir mikrokozmos/makrokozmos kuramıydı. Dante’deki nüve sadece bir imperium –Dante özelinde ideal devlet olan Imperium Romanum- göndermesi, Pagan veya Hristiyan tüm ulusların küresel bir imparatorluk altında birleştirilebileceği tezinden ibaret değildi. “İki güneş” ayrı enerji kaynakları olduğuna göre, seküler imperium Pagan haklarını da koruyacaktı ki bu, yani Hristiyan olmayan halkların hakları konusu, Vitoria için temel nitelikteydi. Von Gierke gerçek Orta Çağ siyaset kuramının bütünden hareket ettiğini, ancak tüm kısmi bütünlere –birey dâhil- özgül bir değer verdiğini yazıyor. Bütün evren bir ‘Ortak-Varlık’ idi. Parçalar, bütünün temel neden olarak onlara yol açtığı bir nedensellik zincirinde yer alırlarken, Bütün var olmasını sağlayan kendi daha üst düzeydeki nedenine/amacına sahipti.
Von Gierke, dünyanın her parçanın içine işlemiş bir Evrensel Bütün olduğunu, dünyanın tek bir ‘Organizma’, tek bir ‘Ruh’, tek bir ‘İrade’ olarak var olduğunun düşünüldüğünü yazıyor. Parçalar, “Küçük Dünya” –Minor Mundus- olarak, “Evrensel Bütünün”, dünyanın eş yapıdaki küçültülmüş kopyaları olarak vardılar. Buradan bireyin tek ‘Ruhun’ küçük kopyası olarak var olduğu sonucuna, yani Bâtıni-içrek bir din yorumuna (da) ulaşılabileceği açıktır. Bu yorumu engelleyen tek şey Tanrı’nın –tek ‘Ruh’- insana/bireye fiziki bir uzaklıkta konumlandırılması, bu organik bakışın mantıki sonucunun giderek litürjikleşen teoloji tarafından gözden kaçırılmasıdır ki bir görüşe göre St. Paulus –Aziz Paul- sonrası yapılan budur. Tam bir teoloji problemi olduğu için daha fazla ‘destursuz bağa girmiyoruz’. Ancak bu görüşün Vesalius adamına ve Leonardo da Vinci’nin insan anlayışına içkin olduğunu, Vesalius’un insan anatomisinin bir diğer adının Parvus Mundus olduğunu ekleyelim.
‘İki kozmos’ kuramının devamlılığına bir kanıt olarak Jean Keerbergen’in 1584 yılında Antwerp’de yayınlanan «Parvus Mundus. Mikrokosmos» isimli kitabını gösterebiliriz: Kitap Nicolaus Copernicus’un (De Revolutionibus orbium cœlestium) ve Vesalius’un (André Vésale; Andreae Vesalii Bruxellensis) devrimci kitaplarından (De humani corporis fabrica) 41 yıl sonra yayımlanmıştı ve hala mikrokozmostan (insan), yani insanın mikrokozmos oluşundan bahsedebiliyordu ki böylece Vesalius’un lafzını tekrar ediyordu ama Copernicus’un hem lafzını hem özünü yok sayıyordu denebilir. Vesalius insanının organik bir totalite, bir Rönesans insanı, eylemlerinden sorumlu olan bir birey olduğu teziyle bireyin Copernicus ve Vesalius’tan 400 sene sonra 1960’larda bile henüz yaratılması gereken bir şey olduğu tezi arasındaki karşıtlığa dikkat çekmek gerekiyor. Canguilhem Copernicus ile ‘kozmik totalite’ gözden düşerken Vesalius’un ‘organik totalite’ kavramına hala sadık kaldığını ekler. Dünyayı dönüştüren, mühendis-insan olan Rönesans bireyinin kendine güveniyle iki dünya savaşı, katliamlar, soykırımlar yaşamış 20. Yüzyıl insanının bireyin henüz olmadığına dair güvensiz yaklaşımı tam bir tezat veya tersine dönüştür. Aynı zamanda tekniğe, ilerlemeye ve bilime güvensizlik şeklinde tezahür etmiş ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Frankfurt Okulu kalıntılarına bu şekilde iz düşmüştür.
Açık ki Dante’nin rehberi bir Pagan olan Virgilius (Virgilio; Virgile) idi ve Dante evreninde, optimus homo yönetimindeki universitas bileşiminde Hristiyan olmayanlar da vardı. Vitoria için de bu böyleydi çünkü konu zaten ius gentium idi. Çok önemli bir ayrım olarak belirtmek gerekir ki Vitoria, Orbus Christianus ifadesine başvurmamıştı; Totus Orbis terimini kullanmıştı. Sadece Hristiyanların değil, “herkesin dünyası”.
Acaba bu ayrım egemenliğin kaynağını ve haliyle iktidarın doğasını Hristiyanlığın dışında aramak anlamına mı geliyordu? Bu ayrım “iki kılıcın” ikisinin de yetkilerini sınırlamak arzusuna, evrensel ‘Ortak-Varlık” nedeniyle uluslararası olması gereken bir dünya düzenine, Hans Kelsen’de gördüğümüz gibi hukuka dayalı normatif/etik bir uluslararası sistem tasarısına mı götürüyordu? “Vitoria ve biz” –20. Yüzyılda nihayet kurulan uluslar üstü düzenleyiciler olan Cemiyet-i Akvam ve Birleşmiş Milletler içi boş kabuklara dönüştürülmüş olsalar da- bu kadar yakın mıydık? Bazı açılardan hala 16. Yüzyılda mıyız?