Ekonomi politikalarında “seçimsiz dönem” teorik olarak reformlar için fırsat penceresi sunsa da Türkiye’de 2023 sonrası başlayan program, üç aşamalı istikrar sürecinin en kritik evresi olan dezenflasyon aşamasında hedeflenen hıza ulaşamadı.
Servet Yıldırım
Genelde bir ülkede seçimler yapılır, yeni bir hükümet göreve gelir ve bir sonraki seçime kadar olan dönem aslında bir “fırsat penceresi”dir. Bu seçimsiz dönemde hükümetler, yapısal ve konjonktürel tedbirleri alır; ekonomideki sorunları düzeltecek programları seçim baskısı olmadan uygulamaya koyar.
Teoride 2–3 yıl süren bu tip programların başarılı olması için güçlü siyasi destek, öngörülebilir kurumlar, bağımsız bir merkez bankası ve biraz da toplumsal sabır gerekir.
Türkiye’de son genel seçim 14 Mayıs 2023 tarihinde yapıldı. Seçim döneminde ekonomi yüksek enflasyon, düşük politika faizi, baskılanmış kur, zayıflayan rezervler ve genişleyici maliye politikasıyla karakterize edilen kırılgan bir görünüm sergiliyordu. Seçimin hemen ardından ise politika değişti ve yeni bir program uygulanmaya başlandı.
Makul olmayandan makule dönüş
Beklenti neydi? Makroekonomik dengeyi yeniden kurmak; ekonomiyi makul enflasyon, makul büyüme, makul dış açık, makul mali açık ve makul işsizlik oranına döndürmekti.
Ancak Türkiye gibi uzun süre yüksek enflasyon yaşamış, rezerv kaybetmiş ve dolarizasyon oranı yüksek ekonomilerde istikrar programları geceden sabaha sonuç vermez. Kapsamlı programlar aşamalı işlerdir. “Makule dönüş” bir gecede olmaz; güvenin yeniden inşası ve ekonomik dengelerin kurulması zaman alır.
Geçmiş programlara ve diğer ülke örneklerine bakıldığında bu süreçlerin genellikle üç aşamada ilerlediği görülür.
Güven ve dengelenme aşaması
İlk altı ay genellikle güven ve dengelenme dönemidir. Bu aşamada para politikası belirgin biçimde sıkılaşır, pozitif reel faize geçilir, mali disiplin mesajı verilir, rezerv biriktirme stratejisi uygulanır ve daha sade, daha öngörülebilir bir politika iletişimi benimsenir. Aslında bu dönem çoğu zaman “acı reçete” dönemidir.
Bu sürecin sonunda bazı ilk sonuçların ortaya çıkması beklenir. Kur oynaklığı azalır, risk primi düşmeye başlar. Enflasyon hemen gerilemese bile beklentilerde kırılma görülür. Buna karşılık büyüme yavaşlar, işsizlikte geçici artış yaşanabilir.
Enflasyonun gerilemesi dönemi
İkinci aşama, programın uygulanmaya başlamasından sonraki 6 ila 18 aylık dönemi kapsar. Bu dönem esas olarak dezenflasyon, yani enflasyonun gerileme dönemidir.
Yıllık enflasyonun belirgin düşüş trendine girmesi, cari açığın daralması, rezervlerin toparlanması ve iç talebin dengelenmesi beklenir. Program kararlı ve koordineli biçimde uygulanırsa, 12-18 ay içinde enflasyonda ciddi bir düşüş görmek mümkündür.
İşte bizde tam olarak bu gerçekleşmedi.
Normalleşme dönemi
Üçüncü aşama ise “normalleşme” dönemidir. Programın ikinci ve üçüncü yıllarını kapsar. Programı kararlılıkla uygulayan ülkelerde “makul dengeye” dönüş genellikle en az 2–3 yıl sürer.
Bu aşamada enflasyon tek haneye iner. Büyüme daha dengeli ve verimlilik odaklı hale gelir. Mali açıklar sürdürülebilir seviyelere geriler. İşsizlik yeniden düşüş eğilimine girer.
Ancak biz programın üçüncü yılına gelmiş olmamıza rağmen hala bu noktaya ulaşamadık.
Mazeret listesi
Gerçekçi olmak gerekirse Türkiye ölçeğindeki bir ekonomide enflasyonun makul seviyelere inmesi 1,5 ila 3 yıl alır. Güvenin yeniden tesis edilmesi ve risk priminin kalıcı biçimde düşmesi genellikle 1-2 yılda gerçekleşir. Tam makroekonomik denge ve sürdürülebilir büyüme ise çoğu zaman 3 yılın da ötesine uzanabilir.
Bugün geldiğimiz noktada bazı önemli kazanımlar olduğu açık. Net rezervlerde toparlanma yaşandı, CDS risk primi nispeten düştü, rating yükseldi, cari açık geriledi, kur şokları görece kontrol altına alındı ve ekonomi politikası daha ortodoks bir çerçeveye oturdu.
Ancak bütün bunlara rağmen hala istediğimiz noktaya ulaşabilmiş değiliz. Özellikle en kritik hedef olan enflasyonda arzu edilen hızda bir düşüş sağlanamadı.
Bunun birçok nedeni var. Kamu harcamaları, deprem kaynaklı mali yükler, KKM’nin maliyeti, vergi artışları, başlangıçta para politikasının yeterince sıkı olmaması, maliye politikasının bu sürece yeterince eşlik edememesi, iç talebin uzun süre canlı kalması, kredilerin olması gereken ölçüde daralmaması ve yerel seçim öncesindeki yüksek ücret artışları bunlardan sadece bazıları. Son olarak İran kaynaklı jeopolitik şok da bu mazeret listesine eklendi.
Peki, farklı olabilir miydi?
Sonuçta ortaya tam anlamıyla bir şok terapi programı değil, kontrollü geçiş modeli çıktı. Bu bilinçli bir tercih miydi, yoksa ekonomi yönetimi üzerindeki siyasi baskının doğal bir sonucu muydu, bunu bilmiyorum. Ancak bu yaklaşım enflasyonun düşüş hızını sınırladı ve aradan üç yıl geçmiş olmasına rağmen Türkiye’yi hala yüzde 32’nin üzerindeki bir enflasyon oranıyla dünyanın en yüksek enflasyona sahip ilk beş ülkesi arasından çıkaramadı.
Farklı bir program tasarımı ve daha kararlı bir uygulamayla bugün çok daha düşük enflasyona, daha makul faiz oranlarına ve en az bugünkü hızda büyüyen bir ekonomiye sahip olabilirdik.
Daha önce başarmıştık
Türkiye aslında bunu daha önce başardı.
2001 yılında uygulamaya konulan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” yakın tarihimizin en kapsamlı ve en sert istikrar programlarından biriydi. Bu yazıda çizmeye çalıştığım “önce güven ve dengelenme, ardından dezenflasyon ve sonrasında normalleşme” çerçevesine büyük ölçüde oturan bir programdı. Hatta Türkiye’de bu üç aşamanın en net yaşandığı örneklerden biri olduğunu söyleyebilirim.
Bu nedenle o dönemi ve programın uygulanış biçimini yeniden hatırlamakta fayda var. Elbette o zamanki küresel ve yerel koşullar aynı değildi. Yaklaşık çeyrek asır önce ne yapıldı, hangi adımlar atıldı ve bugün farklı ne yapılabilirdi sorularına yeniden bakmak gerekiyor.
2001 programının analizini ve değerlendirmesini ise perşembe gününe bırakalım…