Sanayimizi yaşatmak, sanayicimizi küstürmemek lüks değil bir ihtiyaç. İstihdam da ihracat ve üretim de bu şekilde oluşur.
Önce bir tespitimizi yapalım. Bu tespitimiz yarım yüzyılı bulan bürokrasi, iş dünyası ve üniversite deneyimimize dayanır. Her boy ve her kesim iş dünyası ile yaşanmışlıklardan beslenir. Dolayısıyla somut ve gerçekçi temeli vardır.
Tespitimiz şu: Sanayici olmak bir kültürdür, ağırlığı ve duruşu vardır. Sanayide üretim, istihdam, ihracat, katma değer, verimlilik vardır. Sanayici üretir ve arkasında gizlenir. Kişisel olarak tesisinin önüne geçmez. Sanayici, diğer meslek kollarına benzemez; gülmesi de sessizdir, ağlaması da sessizdir. Ortalığı velveleye vermez, kendi acısını, keyfini, sıkıntısını kendi yaşar.
Son yıllarda gerek dünyadaki gelişmeler ve gerekse ülkemiz ekonomisindeki çarpık ve hormonal büyümeler doğrultusunda sanayi sektörü zorluklar içinde.
Son zamanlarda “Volkan Kahyalar” adlı bir okuyucudan üniversite e-posta adresime mesajlar geliyor. 31 Ocak 2026 tarihinde gelen “Sermayenin Genetik Çıkmazı” başlıklı yazısı dikkatimi çekti. Çünkü pazartesi günkü CNBC-e televizyonundaki programımızda sanayimizin içinde bulunduğu açmazdan bahsetmiştim. Yazı benim bu tespitimi adeta doğrular nitelikte idi.
Kendisine mesaj yazarak yazının bir iki yerini kullanmak istediğimi belirttim. Yazı son derece felsefik ve bir o kadar da sosyolojik irdeleme içeriyor. İşte bu uzun yazıdan size birkaç cümle…
“ … Bir yanda çevik, fırsat odaklı ve kısa vadeli kazançlara kilitlenmiş ticaret burjuvazisi dururken, diğer yanda sabırlı, sistem kurucu ve uzun soluklu değer üretimine odaklanmış sanayi burjuvazisi bulunmakta… Ticaret burjuvazisinin genetik kodlarında hızlı hareket etme, yüksek marjlı alanlara anında geçiş yapma ve arbitraj fırsatlarını yakalama yeteneği bulunmakta. Bu sermaye türü, parayı bir yerde sabit tutmak yerine sürekli hareket halinde tutmayı, bugünün en kârlı sektörüne yönlendirmeyi tercih etmekte… Türkiye bağlamında bu refleks, sanayi tesislerinden elde edilen kazançların, teknolojik yenileme veya araştırma geliştirme yatırımları yerine konut projelerine, ticaret merkezlerine ya da finansal enstrümanlara aktarılması şeklinde tezahür etmekte… Sanayi burjuvazisi ise tamamen farklı bir evrimsel rotadan gelmekte. Bu yapı için fabrika, sadece bir varlık kalemi olmayıp sürekli beslenmesi, güncellenmesi ve geliştirilmesi gereken canlı bir organizma niteliği taşımakta. Sanayi burjuvazisinin odağı, kârın peşinden koşmak değil, kârın kendiliğinden akacağı sistemleri inşa etmektir …”
Aslında sanayi ile ilgili her türlü bilgiyi başta TÜİK ve TCMB olmak üzere, TOBB, İSO, ASO, EBSO, TÜSİAD, MÜSİAD gibi meslek örgütlerinin ve üniversitelerin periyodik yayınlarından ve özel araştırmalarından izleyebiliyoruz. Dolayısıyla sanayimizin özellikle son yıllarda içinde bulunduğu hali pür melalini görebiliyoruz.
Siyaset mekanizması ve bürokrasi çarkı, sanayiye şaşı bakıyor
Şimdi size çıplak gözle yaptığımız tespitlerimizin bazılarını sıralayalım.
- Her şeyden önce ekonomik sektörler olarak tarım, sanayi ve hizmetler sektörü içerisinde anlamsız ve ölçüsüz bir şekilde büyüyen hizmetler sektörü iken; küçülmeye devam eden de sanayi sektörü. Tarım sektörü zaten silinmeye yüz tutmuş gibi…
- Sanayi sektörü içerisinde de özellikle imalat sanayii önemli. Ancak ne yazık ki imalat sanayii ciddi bir ivme kaybı içerisinde.
- Biraz daha ayrıntıya girildiğinde emek yoğun imalat sanayii çok daha vahim görülüyor. Örneğin tekstil, hazır giyim başta geliyor.
- Ancak teknoloji yoğun sanayinin, örneğin savunma sanayisi, elektronik sanayisi, otomotiv sanayisi gibi alanların nispeten kendini koruduğu anlaşılıyor.
- Sanayi sektörü artık GSYH içerisinde daha az pay alıyor.
- Sanayinin yarattığı toplam gelirler içerisinde net işletme kârlılığının da düştüğü izleniyor.
- Siyaset mekanizması ve bürokrasi çarkı, sanayi sektörüne şaşı bakıyor ya da hiç görmüyor. Onların gözünde betona dayalı inşaat ve hayale dayalı hizmet sektörü öne çıkıyor.
- 5 yıllık planlarda, 3 yıllık OVP metinlerinde ve yıllık programlarda açıkçası sanayi es geçiliyor. Önümüzdeki 10-20-30 yılda sanayinin nitel ve nicel boyutları ortaya konulmuyor.
- Küresel ve bölgesel rekabet koşulları oluşturulmuyor, sanayici kendi başına bırakılıyor. Çin gibi dünyanın büyük belası başımızda iken şimdi de Mısır ve Balkan ülkeleri karşımıza çıkıyor.
- Sektörün kaynak sorunu zaten müzmin bir konu. Ülkenin bu genel sorunu sanayide daha da öne çıkıyor. Hem kaynağa ulaşma sorunu ve hem de kaynak maliyetleri sorunu var.
- Maliyetler ve özellikle de istihdam üzerindeki yükler gerçekten rekabeti olumsuz etkiliyor.
- Zaten ülkenin ölçek sorunu var, aile işletmeleri gerçeği var, AB belası (!) var.
Yukarıda saydıklarımız genel nitelikli temel sorunlar. Bunun bir de özel nitelikli mikro ve sektörel yönü var.
Sanayimizi yaşatmak, sanayicimizi küstürmemek lüks değil bir ihtiyaç. İstihdam da ihracat ve üretim de bu şekilde oluşur. Sanayinin yok olması, sanayicinin kaybetmesi hiçbir şeye benzemez; telafisi yok gibidir.