Dar ve sabit gelirli emekli, işçi ya da memurun yaşantısına ve algılamasına göre ekonomiyi tarifi ile tuzu kuru bir yeni yetme konjonktür zengininin tarifi farklıdır. Konu sadece ekonomi de değildir, açıkçası bir ekosistemdir. Yani çevresel faktörler de önemlidir.
İçinde bulunduğumuz iç ve dış konjonktür itibariyle ekonomimiz nereye gidiyor?
Daha doğrusu ekonomi politikalarımız doğru mu, değil mi? Ne yapmalı?
Aslında durum biraz “körün fili tarifi gibi…”. Malum kör, fili, tuttuğu yere göre tarif eder. Eğer hortumunu tutarsa “fil, hortumdur” der; kulaklarını tutarsa “fil, kulaktır” der; dişlerini tutarsa “fil, diştir” der. Dolayısıyla tarifler kişiye göre değişir.
Oysa fil bunların hepsidir, bütünüdür. Sadece her bir özelliğini öne çıkararak tariflemek yanlış olur.
Şimdi bizim de ekonomimizi tarifimiz biraz buna benziyor.
Ekonominin sektörlerine göre, kesimlerine göre, birey veya hane halkına, siyaset adamına, çiftçisine, sanayicisine, emeklisine, gencine, kadınına göre tarif değişir.
Gerçekten de dar ve sabit gelirli emekli, işçi ya da memurun yaşantısına ve algılamasına göre ekonomiyi tarifi ile tuzu kuru bir yeni yetme konjonktür zengininin tarifi farklıdır. Konu sadece ekonomi de değildir, açıkçası bir ekosistemdir. Yani çevresel faktörler de önemlidir.
Konunun siyaset adamları açısından algılanması ise çok daha farklıdır. Örneğin Hazine ve Maliye Bakanı’nın temel bakışı, ülkenin borçlanabilme kapasitesi ve kayıt dışılığı önleme ya da en aza indirme algısıdır.
Mehmet Şimşek’e göre;
- Vergi harcamalarının GSYH’ye oranı azalıyor,
- Dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payı yüzde 66’dan yüzde 62’ye geriliyor,
- Dezenflasyon programı sonrası Gini katsayısı iyileşme sergiliyor, yani gelir dağılımında bozulmanın yerini düzelme alıyor,
- Çalışanların ulusal gelirden aldığı pay artmaya devam ediyor,
- Vergilerin GSYH içindeki payı artıyor, dolayısıyla kayıt dışılık azalıyor,
- Potansiyel vergi mükelleflerinde denetim oranı yükseliyor,
- Bu konuda yapay zeka (gelişmiş algoritma) kullanılıyor,
- Reel sektörde finansa erişime ağırlık veriliyor,
- İhracatçının desteklenmesine büyük öncelik tanınıyor,
- Tarımsal üretimin artırılmasına yönelik hassasiyet sürdürülüyor,
- Esnaf kredilerinin faizinde sübvansiyon sağlanıyor,
Oysa iş dünyası, özellikle sanayici kesimi sessiz ağlayışını ve kapalı kapılar arkasındaki eleştirilerini sürdürüyor. Tarım kesimi zaten tükenmişliğini yaşıyor. Umudumuz iklim koşullarına dayandırılmış durumda.
Emekli ve sabit gelirli ücretlilerin durumunun iyi olduğunu kimse söylemiyor. Kira, ulaştırma, gıda, eğitim, sağlık gibi harcamalarını karşılamaktan yoksun, borç çevirerek kendi yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
Eğitimsiz ve sağlıksız bir toplum ve gençlik olgusu zaten geleceğin tehdidi olarak karşımızda duruyor.
Bütün bu olumsuzluklar karşısında çaresiz mi kalacağız? Kaderimize razı mı olacağız?...
Elbette hayır.
Unutmayalım ki her tehdidin beraberinde fırsatlar da var. Neredeyse küresel savaşa dönüşme riski taşıyan jeopolitik durumun, ülkemiz için, beraberinde getirdiği fırsatlar var.
Şöyle ki;
- Ortadoğu coğrafyasında ekonomik, askeri, politik gücü itibariyle Türkiye’nin çok ciddi bir avantajı var.
- Özellikle ekonomik açıdan pek çok sektör deneyimi olan bir ülke konumunda. Geçmiş yıllardan günümüze gelirken enerji, savunma sanayi, turizm, imalat gibi alanlarda çok önemli deneyim ve fırsatlara sahip.
- Basra Körfezi’nden ve Irak’tan başlayarak Avrupa’ya uzanan “Kalkınma Yolu” ile Çin’den başlayıp 3 kıtadan ve 60’ı aşkın ülkeden geçerek İngiltere’ye ulaşan “Yol ve Kuşak Projesi” ülkemiz için çok ciddi bir lojistik fırsat.
- Ortadoğudaki Körfez ülkelerinin, içinde bulunduğu çok ciddi riskler, özellikle tedarik zinciri yönetiminde bizim için çok güçlü yeni bir alan.
- Olağanüstü cesur ve yurtdışı müteahhitlik ve ihracat alanında ciddi tecrübe sahibi iş dünyamız gerçek bir beşeri asset.
Dolayısıyla yapılacak şey çok basit. Gerçek gündeme dönmek ve doğru programlar yaparak kararlılıkla uygulayıp sonuçlarını görmek...