Aile desteği bu noktada iki ucu keskin bir bıçak. Gençler aileleri tarafından maddi olarak desteklendikçe kısa vadede ayakta kalıyorlar; ancak evde geçirilen süre uzadıkça işgücü piyasasından kopuyor, iş bulma ihtimalleri daha da azalıyor. İşsizlik geçici bir durum olmaktan çıkıp kalıcı bir bekleyişe dönüşüyor.
Gençler işsiz, aileler destekçi; ama hayat standardı düşmesin diye herkes susuyor.
Kızımın ergenlik dönemindeki çıkışlarını hatırlıyorum. Bir gün İstiklal Caddesi’ndeki Terkos’a girmiştik; ucuzcu olarak bilinen, ihtiyacın olduğu ama pek de gurur duyulmadan alışveriş yapılan mağazalardan biriydi. Kızım bana dönüp, “Doğru bir koca bulsaydın, Terkos’tan giyinmezdim,” demişti. O an gülüp geçmiştim ama aradan yıllar geçtikçe bu cümlenin yalnızca bir ergenlik atağı olmadığını daha iyi anlıyorum.
O cümlenin içinde, gelirle statü arasındaki bağ, tüketimin bir ihtiyaç olmaktan çıkıp kimlik meselesine dönüşmesi ve “daha iyisini hak ettiğine inanma” duygusu gizliydi. Bugün genç işsizliği üzerine konuşurken karşımıza çıkan pek çok başlık, o cümlenin yetişkin hayattaki başka bir versiyonu gibi duruyor.
Genç işsizliği artık sadece iş bulamama meselesi değil. Özellikle iyi öğrenim görmüş gençler için bu durum, beklentiler, tüketim alışkanlıkları ve hızla değişen işgücü piyasası arasında sıkışmış bir hayata dönüşmüş durumda. Yıllarını üniversitelerde geçirmiş, kendini belirli bir meslek ve statüye göre konumlandırmış gençler, daha düşük nitelikli işlere yönelmeyi kolay kolay kabul edemiyor.
Aile desteği bu noktada iki ucu keskin bir bıçak. Gençler aileleri tarafından maddi olarak desteklendikçe kısa vadede ayakta kalıyorlar; ancak evde geçirilen süre uzadıkça işgücü piyasasından kopuyor, iş bulma ihtimalleri daha da azalıyor. İşsizlik geçici bir durum olmaktan çıkıp kalıcı bir bekleyişe dönüşüyor.
Bu tabloya bir de tüketim alışkanlıkları ekleniyor. Genç işsizliğinin pek konuşulmayan boyutlarından biri, 35 yaş altı kesimin hâlâ piyasanın en “iyi tüketicileri” olarak görülmesi. Gelir güvencesi yok ama tüketimden de bütünüyle vazgeçilmiyor. Bu gençler Salı Pazarı’ndan giyinmiyor. Çünkü ucuz olan, sadece bir fiyat meselesi değil; eğitimle birlikte edinilmiş statünün kaybı gibi algılanıyor.
Ancak ihtiyaçlar ortadan kalkmıyor. Tam bu noktada “ya bunu alırım ya da hiç almam” psikolojisi devreye giriyor. Daha pahalıyı alabilmek için bekleniyor, erteleniyor ya da borçlanılıyor. İşsizlik böylece yalnızca bir gelir sorunu olmaktan çıkıyor; hayat standardını düşürmeme mücadelesine dönüşüyor. Salı Pazarı’na uğramamak, bu mücadelenin en görünür sembollerinden biri hâline geliyor.
Sorunun kaynağı yalnızca gençlerin beklentileri de değil. İşgücü piyasası son on beş yılda köklü bir dönüşüm geçirdi. Daha önce yüksek nitelikli ve formel işlerin ağırlıkta olduğu bir yapı varken, bugün ekonomi giderek daha fazla el becerisi, teknik ustalık ve pratik çözüm gerektiren işlere ihtiyaç duyuyor. Musluk tamiri, bakım-onarım, teknik hizmetler gibi işler giderek daha değerli hâle geliyor.
Buna karşılık üniversiteler hâlâ gençleri mühendislik, yöneticilik ve beyaz yakalı, yüksek ücretli meslekler için yetiştiriyor. Müfredatlar, istikrarlı ve öngörülebilir bir iş dünyası varsayımı üzerine kurulu. Mezun olan gençler ise kendilerini bir anda gig ekonomisinin belirsizliği içinde buluyor. Üstelik bu belirsizlik onlara yabancı. Çünkü çoğu, ailesinde düzenli maaşlı ve formel işlerde çalışan bir kuşağı örnek alarak büyüdü.
Ve henüz yapay zekânın etkilerine girmiş bile değiliz. Otomasyon ve yapay zekâ, sadece mavi yakayı değil, beyaz yakalı pek çok mesleği de dönüştürmeye başladı. Gençlerin hazırlandığı birçok “yüksek nitelikli” iş alanı daralırken, belirsizlik daha da büyüyor.
Kısacası gençler, geçmişin vaatleriyle yetiştiriliyor ama geleceğin kuralsızlığıyla baş başa bırakılıyor. Salı Pazarı’na uğramayan bu genç işsizler, aslında sadece bir alışveriş tercihi yapmıyor; kendilerine anlatılan hikâyenin hâlâ geçerli olup olmadığını sorguluyor.
Ve belki de asıl soru şu: Bu hikâye değişmeden, gençlerden neyi, ne kadar daha bekleyebiliriz?
İşgücü piyasasında kutuplaşma: 40 / 60 nasıl tersine döndü?
Yaklaşık 15 yıl önce Stanford Üniversitesi’nden Scott Roselli’nin yürüttüğü bir araştırma, işgücü piyasasındaki dengeleri net biçimde ortaya koyuyordu. Araştırmaya göre o dönemde ekonomideki işlerin yaklaşık %60’ı yüksek nitelikli ve formel, %40’ı ise daha düşük nitelik ve beceri gerektiren işlerden oluşuyordu. Bu, üniversite eğitimi almış bireylerin yüksek nitelikli işlerde yer alma olasılığının daha yüksek olduğu bir tabloydu.
Bugünse tablo tersine dönmüş durumda. Yeni işlerin büyük bölümü daha az akademik bilgi, daha fazla el becerisi, teknik ustalık ve esnek çalışma biçimi gerektiriyor. Gig ekonomi, proje bazlı işler ve güvencesiz çalışma biçimleri hızla yayılıyor; orta nitelikli, orta ücretli işler ise ortadan kayboluyor. Bu süreç, ekonomistler tarafından işgücü piyasası kutuplaşması (polarization) olarak tanımlanıyor—yani yüksek ve düşük nitelikli işler artarken orta nitelikli işler azalıyor ve bu da istihdam yapısını kökten değiştiriyor. Sorun şu ki üniversiteler hâlâ gençleri “yüksek ücretli ve istikrarlı beyaz yakalı işler” için yetiştiriyor. Gençlerin işsizlikle karşılaşmasının temel nedenlerinden biri de bu yapısal uyumsuzluk; eğitim ile piyasanın talep ettiği beceriler arasındaki denge bozulmuş durumda.
Orta nitelikli işler erozyona uğruyor
Ekonomi literatüründe işgücü piyasası kutuplaşması olarak adlandırılan eğilim, orta düzey nitelik gerektiren işlerin toplam içindeki payının azalmasına işaret ediyor. Bu trend OECD ülkelerinde benzer şekilde gözlemleniyor: orta beceri işleri hem yüksek beceri hem de düşük beceri işleri lehine geriliyor. Bu durum, istihdam yapısının iki uçta yoğunlaşmasına neden oluyor — orta sınıf işleri nispeten daralırken, düşük ve yüksek nitelikli işler daha fazla pay alıyor.
- Orta beceri işleri, toplam istihdam payında görece azalma gösterdi, çünkü istihdam artışı düşük ve yüksek becerili işler arasında bölünüyor.
- Bu kutuplaşma sadece ABD’de değil, sanayileşmiş ekonomilerde yaygın: yüksek beceri ve düşük beceri işler büyürken orta düzey işler görece küçülüyor.
Bu veriler, Roselli’nin 40/60 oranının bugün neden tersine döndüğünü kavramamızda önemli bir arka plan sunuyor.
