Çin, “tang ping” gibi pasifleşme eğilimlerine erken ve sert müdahale ederek sorunu ekonomik değil sistemsel bir risk olarak yönetiyor.
Çin, yalnızca bir ülke değil; binlerce yıllık geçmişiyle kadim bir medeniyet. Hatta birçok açıdan, bugün Avrupa’da gördüğümüz devlet aklı, bürokrasi ve toplumsal organizasyonun erken örneklerini Çin tarihinde bulmak mümkün. Bugün ise bu tarihsel derinlik, güçlü ekonomik kapasiteyle birleşmiş durumda. Çin’in yükselişi, yalnızca bölgesel değil, küresel bir etki yaratıyor; Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa başta olmak üzere pek çok aktör bu dinamizmi dikkatle izliyor. Teknolojiden üretime, lojistikten dijitalleşmeye kadar pek çok alanda çıtayı yukarı taşıyan bir ülke söz konusu. Öyle ki, çoğu zaman yeni bir gelişme gördüğümüzde refleks olarak “Çin bu konuda ne yapıyor?” diye bakıyoruz. Bir anlamda, Cem Yılmaz’ın parodisinde geçen o tanıdık ifade gibi: “Burada yapılmışı var.”
Çin, işsiz gençlerin yan gelip yatmasına izin vermiyor
Bugün dünya genelinde giderek daha fazla tartışılan genç işsizliği ve gençlerin sistemle kurduğu ilişkinin zayıflaması söz konusu olduğunda, Çin örneği özellikle dikkat çekiyor. Ülkede resmi işsizlik oranları birçok ülkeye kıyasla hâlâ düşük seyrediyor. Ancak Pekin yönetiminin endişesi yalnızca rakamlarla ilgili değil; asıl risk, eğitimli gençlerin sistemden umudunu kaybetmesi.
“Yan gelip yatmak” (tang ping) eğilimi, yani gençlerin bilinçli olarak sisteme sırt dönüp pasifleşmesi, klasik işsizlikten farklı bir durum. Burada mesele yalnızca iş bulamamak değil; bulsalar bile tatmin edici olmayan, düşük ücretli veya aşırı rekabetçi işlerde çalışmayı reddetmek. Eğitimli gençlerin bu davranışı, ekonomik büyümeden daha ciddi bir risk doğuruyor: sistemin meşruiyetinin sorgulanması.
Çin’in tepkisi hızlı ve çok katmanlı. “Yan gelip yatma” kültürüne yönelik sınırlamalar, gençleri çalışmaya ve girişimciliğe teşvik eden politikalar, aslında görünenden çok daha derin bir endişenin yansıması: motivasyon ve inanç krizini yönetmek. Çin, bu kopuşun sinyallerini erken gördüğünde refleks geliştiren bir ülke.
Türkiye’de gençlerin işgücü algısı
Tam da bu noktada konuyu kendi gündelik hayatımıza da taşıyabiliriz. Bayram tatilinde karşılaştığım, üniversiteye hazırlanan komşu kızına hedefini sorduğumda verdiği cevap klasik bir örnekti: “Psikoloji ya da hukuk.” İlk bakışta makul gibi görünen bu cevap, iş gücü piyasasının gerçeklerinden oldukça kopuk bir yönelimi gösteriyor. Tercihler, çoğu zaman bireysel ilgi veya yetenekten çok, geçmişten gelen kalıplara ve “garanti meslek” algısına dayanıyor. Oysa bugün ne psikoloji ne de hukuk, otomatik bir istihdam ya da yüksek gelir garantisi sunuyor.
Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değil; Avrupa’da da gençler hâlâ geleneksel prestijli mesleklere yöneliyor, oysa ekonomiler hızla farklı becerilere ihtiyaç duymaya başlıyor. İş gücü ile beklentiler arasındaki boşluk büyüyor ve gençler piyasanın taleplerinden kopuk bir şekilde karar veriyor.
İşte bu yüzden Çin örneği yeniden önem kazanıyor. Gençlerin sisteme inançlarını kaybetmesini engellemek için aldığı önlemler, Türkiye ve Avrupa gibi diğer ülkeler için de önemli bir referans niteliğinde. Aynı sorunla karşı karşıyaysak, hangi ülke daha hızlı ve doğru tepki veriyor sorusu anlam kazanıyor. Ve belki de Çin’in yaklaşımı, yalnızca bugünün değil, yarının işgücü piyasasını şekillendirecek stratejilerin de ipuçlarını veriyor.
Çin’in deneyimi, bir yandan serbest piyasa ekonomisi gibi davranan bir diktatörlük örneği olarak da okunabilir. Devletin ağır baskısı ve yönlendirme gücü, her ülkede uygulanabilir değil elbette. Ancak bu örnek, genç işsizliğini ve motivasyon kaybını kontrol etme çabalarının, yalnızca ekonomik araçlarla değil, güçlü merkezi reflekslerle de yürütülebileceğini gösteriyor. Bu nedenle Çin, hem fırsatları hem de riskleri yönetmede kendi yolunu seçmiş, diğer ülkeler için ders çıkarılabilecek bir model sunuyor.
Asıl rekabet, gençlerin inancını kaybetmemek
Çin’in verdiği refleks ile Türkiye ve Avrupa’daki daha dağınık yaklaşım arasındaki fark, aslında geleceğin iş gücü rekabetinin nerede şekilleneceğini gösteriyor. Çünkü mesele artık yalnızca istihdam yaratmak değil; gençlerin sisteme inanmasını sağlamak. Eğer gençler çalışmanın karşılığını alamayacağına, sistemin kendilerine bir gelecek sunmadığına ikna olursa, “yan gelip yatmak” yalnızca Çin’e özgü bir davranış olmaktan çıkar, küresel bir eğilime dönüşür. Bu yüzden asıl rekabet, ekonomik büyüme ya da teknoloji üretiminden önce, gençlerin motivasyonunu ve bağlılığını koruyabilen sistemler arasında yaşanacak. Bu yarışta kazananlar ise yalnızca iş imkânı sunanlar değil, anlam ve yön duygusunu yeniden inşa edebilenler olacak.
Genç işsizliği: Küresel tablo ne söylüyor?
Genç işsizliği artık tek tek ülkelerin performansıyla açıklanabilecek bir başlık olmaktan çıkmış durumda. Farklı coğrafyalarda, farklı ekonomik modeller içinde ortaya çıksa da, sorunun özü giderek ortaklaşıyor: gençlerin iş gücü piyasasına girişte yaşadığı zorluklar ve daha önemlisi, sistemle kurdukları ilişkinin zayıflaması. Eğitim sistemleri hâlâ geçmişin “garanti meslek” kurgusuna göre şekillenirken, iş dünyası hızla dönüşüyor ve bambaşka beceriler talep ediyor. Bu da yalnızca iş bulma sorununu değil, yön bulma sorununu da beraberinde getiriyor. Aşağıdaki tablo, farklı ülkelerdeki genç işsizlik oranlarını ortaya koyarken, aslında daha derin bir kırılmanın küresel ölçekte nasıl yaygınlaştığını gösteriyor.
Bu tabloya yüzeyden bakıldığında ülkeler arasında ciddi farklar olduğu görülse de, daha derine inildiğinde asıl hikâyenin oranlardan çok yaklaşım farklarında gizli olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü genç işsizliği yalnızca bir istihdam meselesi değil; aynı zamanda bir güven, motivasyon ve gelecek algısı meselesi. İspanya’dan Türkiye’ye, Fransa’dan Çin’e kadar uzanan bu geniş yelpazede, gençlerin önemli bir kısmı yalnızca iş bulmakta zorlanmıyor; aynı zamanda bulduğu işin anlamlı olup olmadığını, kendisine bir gelecek sunup sunmadığını sorguluyor.
İşte tam bu noktada ülkeler arasındaki ayrım belirginleşiyor. Bazıları bu süreci doğal bir piyasa dengesi olarak izlerken, bazıları bunu sistemsel bir risk olarak okuyup erken ve sert refleksler geliştirebiliyor. Önümüzdeki dönemde belirleyici olacak olan şey de tam olarak bu: gençleri sadece istihdam edebilen değil, onları sistemin içinde tutabilen, motive edebilen ve geleceğe dair inançlarını koruyabilen yapılar. Çünkü eğer bu bağ koparsa, en güçlü ekonomilerde bile büyüme sürdürülebilir olmaktan çıkacak.
