Ben başarısızlığı 2021-2023 arasındaki irrasyonel politikalar nedeniyle orta sınıfların aşırı düşen alım güçlerinin dezenflasyonist politika ile telafi edilememiş ve hatta (programın yapısı gereği) daha da gerilemiş olmasına bağlıyorum.
Yaklaşık 8 ay önce “Dünyanın en yavaş dezenflasyon programı mı?” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Yeni ekonomi yönetiminin işbaşına geldiği Mayıs 2023’te enflasyon %56 civarındaydı. (Ben TÜİK’in o dönemki rakamlarını dikkate almıyorum. Onun yerine İTO’nun 1995 yılı bazlı Ücretliler Geçinme Endeksi değerini kullandım.) Başlatılan dezenflasyon programının iki temel ayağı reel faiz politikasına geri dönmek ve döviz kurlarındaki artışları enflasyonun altında tutmaktı. Ancak programın hemen başlangıcında döviz kurlarında yüksek oranlı bir artış yaşanmış olması, haliyle enflasyon değerlerinin düşmesini de geciktirdi. Yaklaşık 50 günlük bir sürede sepet kurdaki artış %37 civarında oldu. Kurdan enflasyona geçişkenliğin yüksek olması sebebiyle de o yıl haziran-eylül arasında fiyatlar %30’un üzerinde arttı, ve sene sonuna kadar 12 aylık enflasyon %65’i buldu.
O zamanlar önemli bir eleştiri noktası MB’nin faizlerinin fazlasıyla utangaç bir şekilde artırılmış olmasıydı. Öyle ki, 2023 sonunda resmi enflasyon %65’te, İTO enflasyonu ise %56’dayken, MB politika faizi hâlâ %42,5’teydi. Bu “edilgen” politikada o dönemde yaklaşan yerel seçimlerin etkisinin olmadığını söylemek zor. Nitekim, 2024 1. çeyrek büyüme hızı da %5,3 ile dezenflasyonist bir politika ile uyumsuz derecede yüksek bir seviyede gerçekleşmişti.
Mart 2024-Şubat 2026 döneminde enflasyon artışı yüzde 83
Tüm bu gelişmeleri ve aynı zamanda Kahranamaraş-Hatay depremlerinin bütçeye getirdiği yükler gibi hafifletici sebepleri de dikkate alır, MB’nin yeni bir başkan ile 22 Mart 2024’te politika faizini %50’ye çıkarma kararını bir milat kabul edersek, dezenflasyonist programı Mart 2024-Şubat 2026 arasındaki dönem itibarıyle değerlendirebiliriz. Ancak böyle baktığımızda bile programın başarılı olduğunu söylemek oldukça zor. Mart 2024-Şubat 2026 döneminde sepet kur artışı %47, enflasyon artışı ise %83 olmuş. Bu dönemde reel faizlerin yeterince yüksek olduğunu ve bütçe açığının da 2025’te GSYH’nin %2,9’unun altında oldukça makul bir seviyede gerçekleştiğini dikkate aldığımızda, dezenflasyonist programın çok net bir şekilde başarısız olduğu gözüküyor.
Ben bu başarısızlığı 2021-2023 arasındaki irrasyonel politikalar nedeniyle orta sınıfların aşırı düşen alım güçlerinin dezenflasyonist politika ile telafi edilememiş ve hatta (programın yapısı gereği) daha da gerilemiş olmasına bağlıyorum. Alım gücünün düşmesine sebep olan en önemli harcama gruplarından biri de gıda fiyatları. Gıda fiyatları aynı zamanda hanehalkı beklentilerini şekillendiren en önemli unsur. Belki son 2 senedir gıda fiyatları TÜFE’nin çok üzerinde hareket etmedi, ama önceden reel değeri çok artmış olduğu için tüketim sepetindeki ağırlığı da arttı. MB ya bu olguyu önemsemedi, ya da bu konuda yapılması gerekenler konusunda Hükümete söz geçiremedi. Böyle olsa bile, “bağımsız” bir MB’nın en azından kamuoyunu “yapılamayanlar ve yapılması gerekenler” konusunda bilgilendirmesi gerekirdi.
Bugün geldiğimiz noktada ABD-İran savaşı nedeniyle global enerji fiyatları ve bunlara bağlı emtia fiyatlarında çok yüksek artışlar yaşıyoruz. Bunlar da özellikle gübre ve ulaştırma fiyatları yoluyla gene gıda fiyatlarına tesir edecektir. Ve görünen o ki, savaş bir ay içerisinde bitse bile, bu fiyat artışlarının geriye çekilmesi çok uzun bir zaman alacak. Bu da enflasyonun istenilen patikada seyretmesini mutlaka önleyecektir.
MB’nin, kuru enflasyonun altında tutmaktan başka seçeneği kalmadı
Bu arz şoku karşısında belki gelişmiş ülke merkez bankalarının faizleri artırmak yönünde bir miktar hareket alanı varsa da, bizim Merkez Bankası’nın böyle bir seçeneği olduğunu düşünmüyorum. Bir defa, bizde beklentiler kanalıyla enflasyon üzerinde etki yaratmak zor ve seçim takvimi yaklaştıkça bu daha da zorlaşacaktır. İkincisi, bir senedir devam eden yüksek reel faizler nedeniyle hem KOBİ’ler, hem de bireyseller oldukça sıkışmış durumda. Üçüncüsü zaten genelde Dünya ekonomisinin ve özelde de bizim ihracat partnerlerimizin büyüme oranları yavaşlıyor. Turizmde ise çok ciddi bir ulaştırma fiyat artışı olgusu ve savaş bölgesinde kalma riski var. Tüm bunlar zaten bizim ekonomimizi menfi şekilde etkileyecektir. Bunların üstüne de daha daraltıcı tedbirler almaya ne imkan, ne de gerek var.
MB’nin kuru enflasyonun altında tutmaya devam etmek dışında bir politika seçeneği kalmamış vaziyette. Yerli tasarruf sahibi çok yüklü miktarda döviz satın alıp, bunları yurtdışına çıkarmadığı sürece henüz bir rezerv risk olduğunu düşünmüyorum. (Sıcak paracı yabancılar ilk günden çıktılar, reel kesim ve finans sektörünün döviz borçları ise belki maliyetleri biraz artsa da, şu an için büyük ölçüde “çevrilebilir” durumda.)